Greta Garbo'nun İstanbul günleri...

Yayın Tarihi : 29 Ekim 2016
947
Sinema tarihinin en büyük efsanelerinden Greta Garbo'nun, 1924 yılında İstanbul'da geçirdiği 50 günün hikayesi...

 

Greta, İsveç'in güneyindeki çiftliklerini bırakıp, Stockholm'e gelen Gustaffson ailesinin kızıdır. Greta Lovise Gustafssonn küçük yaşta tiyatroya merak sarar. 14 yaşındayken babasının ölümü üzerine bir kuaförde çalışmaya başlar. Tezgahtarlık yaparken, bir reklam filminde başarı sağlar. Sonra "Avare Peter" isimli filmde oynar. Mauritz Stiller isimli Fin asıllı tanınmış rejisör de Greta'yı «Gösta Berling'in Efsanesi» filminde başrolde oynatır ve "Garbo" soyadını verir. Filmin galasının Berlin'de yapılması kararlaştırılır. Stiller, Greta'ya gazetecilerle nasıl konuşacağını, onları nasıl karşılaması gerektiğini anlatır. Greta, Stiller'in sabahlığıyla ilk basın toplantısını yapar. Artık herkes ondan bahsetmektedir. Stiller Greta'ya aşıktır, Greta da Stiller'e günden güne bağlanmaktadır. Fakat rejisörün onunla evlenmesine imkan olmadığını bilmektedir. 1924'te bir gün Stiller, Greta'ya İstanbul'da bir film çevireceklerini müjdeler....

Greta Garbo, Avare Peter filminde...Greta Garbo, onu hiç bu derece heyecanlı ve sevinçli görmemişti. Stiller, genç kızın yanında daima ağır başlı bir ağabey, ciddi bir iş adamı gibi davranmaya çalışırdı. Greta, ünlü rejisörün çocuksu neşesini ve heyecanını bir an için yadırgadı. Fakat Stiller'e de güveni sonsuzdu. İstanbul'a gitmekle çok iyi bir iş yapacaklarına inandığına göre, sonuç gerçekten faydalı olacak demekti...

Genç yıldız, bu düşünceler içinde yine bavullarını ortaya çıkardı ve hazırlığa koyuldu. Fakat artık evinden uzaklaşan taşra kızı havasından sıyrılmıştı. Stiller ile beraber Berlin'den satın aldıkları şık bavullara, annesinden kalma işlemeli örtüleri koymadan yeni elbiseleri yerleştirdi. Yola çıkmadan önce Berlin'in büyük mağazalarını dolaşıp birkaç parça giyim eşyası daha satın almıştı. Bunların arasında fevkalade şık, ağır ipekli kumaştan bir sabahlık da yer alıyordu. Greta Garbo bavulları hazırlarken Stiller yani başında duruyordu. Kumaş yığınları arasındaki sabahlık dikkatini çekti. Yavaşça sabahlığı bavuldan aldı, dikkatle baktı baktı, sonra:

- «Aferin, Greta» dedi. «Akıllı olduğunu bu davranışında bir kere daha ispat ettin. Rejisörünün sözlerini böyle can kulağıyle dinleyip hemen tatbik etmen ilerisi için çok ümit verici...»

Greta Garbo, Mauritz Stiller yönetimindeki ilk filmi Gösta Berling'in Efsanesi adlı filmde...Greta Garbo, Mauritz Stiller'in bu sözlerini duymuyordu bile... Şimdiden İstanbul'u hayalinde canlandırmaya çalışıyordu. Deniz kenarında büyük saraylar, eşi hiçbir yerde bulunmayan mabetlerle dolu bir şehir, fesli erkekler, güzelliklerini örtüler içine gizleyen doğunun esrarlı kadınları... Stiller, Greta'ya İstanbul'un şahane tabiat güzelliklerini ballandıra ballandıra anlattıkça, Greta'nın yüzü mutlu tebessümlerle aydınlanıyordu. İstanbul'da hayatının en tatlı günlerini yaşayacağına şimdiden inanmıştı...

Alman filmcilerinden Trianon'la yapılan anlaşmaya göre, İstanbul'da, bir Rus mültecisinin yazmış olduğu içli bir aşk hikayesi filme alınacaktı. Başrolü de tabii ki Greta Garbo oynayacaktı. Stiller, filmin çekimine başlanmadan önce artistlerin İstanbul'a gidip bir süre kalmalarının doğru olacağı fikrindeydi. Bu fikrini Trianon'a da kabul ettirmesi zor olmadı. İstanbul'a trenle gidilecekti. İstanbul'daki İsveç Konsolosluğu'na da durum bildirilmiş, şehrin en iyi otellerinden birinde filmcilere yer ayırtılması rica edilmişti.

Greta Garbo, Mauritz Stiller ile İstanbul'da Ayasofya önünde...Yolculuk çok eğlenceli geçti. O ağır başlı, çatık kaşlı Stiller, durmadan komik hikayeler anlatıyor, tatlı şakalarıyla artistleri kahkahadan kırıp geçiriyordu. Tren Türk topraklarına girdiği zaman artistlerin heyecanı da son haddini bulmuştu. Hele Greta Garbo yerinde duramıyordu. Simplon Ekspresi, İstanbul'a, akşam üzeri güneş Çekmece sırtlarında batmak üzereyken girdi. Vagonların camlarına vuran kırmızılı, morlu pembeli ışıklar Greta'nın gözlerini kamaştırmıştı. Hele uzakta hafif bir sis tabakasının altından İstanbul'un minareli silueti meydana çıkınca Greta'nın içi bir tuhaf oldu.

Greta Garbo, İstanbul'da halkın arasında...Tren, şehrin banliyölerinden ağır ağır geçiyordu. Mevsim sonbahar olduğu için ortalığa hüzün dolu bir sessizlik çökmüştü. Greta da kendini bu ağır havanın tesirine kaptırıvermiş, bin bir düşünceye dalmıştı. Stiller, İstanbul'da çevrilecek filmin harikulade bir şey olacağını söylemişti, ama genç kız nedense içinde bir eziklik, bir korku duyuyordu. O anda her şeyi, herkesi unutup İsveç'e, annesinin yanma dönmeyi ne kadar isterdi...

Çocukluk günlerinde yaptığı gibi başını annesinin dizine dayayıp, gözlerini kapayarak onunla dertleşebilseydi... Bu yabancı ülkede ne işi vardı onun? Kimdi, nereden geliyordu, nereye gidiyordu? Yanındaki yabancılar ona neden böyle gülümseyerek bakıyorlardı?..

Greta Garbo, İstanbul'un kasvetli sonbahar akşamının etkisine kendini iyice kaptırmış, kara düşüncelere dalmıştı... Tren Sirkeci istasyonuna geldiği zaman isteksiz isteksiz yerinden kalktı. Pardesüsünü giydi, şapkasını başına geçirdi. Stiller'in heyecanlı sözlerini duymuyordu bile... Genç yıldız o anda kendini sürgüne mahkûm edilmiş bir suçlu gibi hissediyordu. Yanındaki bu neşeli insanlar da onun dostları değil muhafızlarıydılar...

Greta Garbo, İstanbul'daki gezilerinden birinde...İsveçli yıldız, trenden indikten sonra şüpheli gözlerle etrafına bakındı. Şehrin manzarası hiç hoşuna gitmemişti. Bir kere fazla karanlıktı. Berlin'in, Stockholm'ün ışık dolu geniş, asfalt caddelerine karşılık, bu önünde beliren düzensiz kaldırımlı, karanlık sokak onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Fakat İsveç ve Alman konsolosluklarının yetkililerinden bir grubun kendilerini karşılamaya geldiklerini görünce kederi azıcık dağıldı. Karşılayıcıların hepsi de neşeli insanlardı. Mauritz Stiller ile karşılayıcılar kırk yıllık dost gibi kucaklaştılar. Rejisör, Greta'yı onlara takdim ederken gözleri sevgiyle parlıyordu. Üç arabaya taksim oldular ve filmcilerin kalacağı Pera Palas Oteli'nin yolunu tuttular...

Galata köprüsünden geçerlerken Greta'nın İstanbul hakkındaki fikirleri değişir gibi oldu. Hele karanlık sokaklardan geçip ışıklar içinde, olduğundan daha da büyük görünen Pera Palas'a geldikleri zaman Greta'nın içindeki yalnızlık hissi, ev ve memleket hasreti de dağılıverdi...

Greta Garbo ile Mauritz Stiller, 1925'teki Amerika yolculuğu öncesinde...O devirde Pera Palas, İstanbul'un en büyük oteliydi ve dışardan gelen yabancı ziyaretçilerin konaklama ve uğrak yeriydi. Şark stili döşenmiş büyük mermer salonlar daha ilk bakışta insanı büyüleyiveriyordu. Greta Garbo da Pera Palas Oteli'ni pek beğendi. Yıldıza otelin 103 numaralı en lüks dairesi ayrılmıştı. Sağına baksa «Bir emriniz var mı?» diye koşuşuyorlar, soluna baksa, hemen «Aman bir şeye canınız mı sıkıldı?» diyen birkaç kişi yanında beliriveriyordu.

Greta otelin kraliçesi olmuştu adeta. O gece İsveç Konsolosluğu ileri gelenleri, filmcilerin şerefine muhteşem bir ziyafet verdiler. Türk ve İsveç yemekleriyle donatılmış sofrada Greta'nın en fazla ilgisini çeken yemek zeytinyağlı biber dolması oldu. Doymuş olmasına rağmen iki kere üst üste bu yemekten getirtti. Türklerin en belli başlı içkisi olduğunu öğrendiği rakıya ise pek rağbet etmedi. Kokusu hoşuna gitmemişti.

Filmin çekimine hemen başlanmayacaktı. Stiller bundan faydalanıp sevgili Greta'sıyla İstanbul'da şahane bir tatil geçirmeyi tasarlamış ve planlarını da ona göre hazırlamıştı. Sabahları erkenden otelin kapısı önüne lüks bir taksi yanaşıyor, Greta ile Stiller de arabaya kurulup İstanbul'un görülmeye değer yerlerini geziyorlardı. Greta, Boğaziçi'ne hayran olmuştu. Akşamları, Bebek koyundan karşı kıyıları seyretmek pek hoşuna gidiyordu. Küçüksu, Kandilli, Çengelköy sırtlanndaki binaların camlarına, batan güneşin kızıllığı vurduğu zaman İsveçli yıldız romantik hayallere dalıyordu. Karşı kıyıdaki o tahta, eski yalıların birinde Stiller ile baş başa yaşamayı ne kadar isterdi?.. Greta, Boğaz'da balığa çıkan gondol stili balıkçı kayıklarını da pek beğenmişti. Bebek'in ilersindeki dalyanda şarkılar söyleyerek ağ çeken balıkçıları seyretmeye doyamıyordu.

Stiller, Greta'yı İstanbul'un en büyük mağazalarının bulunduğu Beyoğlu'na da birkaç kere götürdü. Fakat burasını Greta pek fazla Avrupai bulmuştu. Birkaç gün sonra ise Kapalıçarşı'ya gittikleri zaman genç yıldızın canı çarşıdan dışarı çıkmak istemedi. Eski Türk kıyafetleri, pek hoşuna gitmişti. Hemen gözüne ilk çarpan dükkanlardan birine girip birkaç elbise satın aldı. Otele dönmek için sabırsızlanıyordu. Yeni elbiseleriyle aynanın karşısında kendini seyrettikten sonra da yemek salonuna bu kılıkta inmeyi kararlaştırdı. Bir ara Stiller, Greta'nın bu kıyafetle tam bir şarklı prensese benzediğini söyledi. Greta döndü, mana dolu bakışlarını erkeğin bakışlarına dikti ve «Prenses, rüyalarını dolduran sevgiliyi daha ne kadar bekleyecek?» dedi.

Greta'nın bu sözlerinde gizlenen sitemi Stiller'in anlamamasına imkan yoktu. Fakat rejisör, Greta'nın sözlerini duymamazlıktan gelerek: «Havalar soğumaya başladı» dedi, «Senin kalın palton da yok. En iyisi bir kürk almalı. 'Bir erkek, sevdiği kadına kürk almazsa ona sevgisini ispat edemez' derler. Ben böyle şeylere inanmam, ama gene de hemcinslerimin geleneklerine uymalıyım.»

Greta Garbo annesi Anna Gustafsson ile 1928'de İsveç'teki bir tren yolculuğunda...Stiller, ertesi sabah da erkenden Greta Garbo'yu alıp İstiklal caddesindeki kürkçülerden birine gitti ve ona en pahalı cinsten bir gri vizon manto ısmarladı. Greta'ya kalsa astraganı tercih edecekti. Ama Stiller, gri renk kürkün ona daha çok yakışacağını söyleyince o da karara uymak zorunda kaldı.

İstanbul'da havalar gerçekten birdenbire soğuyuvermişti. Artık eskisi gibi sık sık Boğaz ve Ada sefalan yapamıyorlardı. Greta, sabahları ekseriyetle otelden çıkmıyor, vaktini kitap okuyarak, İsveç'e ve annesine mektup yazarak geçiriyordu. İstanbul iyiydi, hoştu, ama yıldızın da işsizlikten canı sıkılmaya başlamıştı. Stiller'e film hakkında ne zaman bir sual sormaya kalksa hep, «Sabret sevgilim, senaryo henüz tamamlanmamış, onun için biraz daha bekleyeceğiz» diyordu.

Fakat Mauritz Stiller de bu işin geleceğinden endişelenmeye başlamıştı. Trianon'a yazdığı mektupların hiçbiri dilediği şekilde cevaplandırılmamıştı. Üstelik cebindeki para da azalmaya yüz tutmuştu. Kış iyice bastırırsa ilkbahardan önce filme başlayamayacaklarını düşünüyor, soğuk terler döküyordu. Noel yaklaşırken Stiller, Pera Palas'ta muhteşem bir eğlence tertipledi. Maksadı sadece Greta'yı eğlendirmekten ibaret değildi. Partinin dedikodularının gazetelere aksetmesini sağlayarak heyecan yaratmak istiyordu. İstediği de oldu, ama Almanya'daki ortaklarından yine ses, seda çıkmadı.

Greta'yla İstanbul'da baş başa unutulmaz günler geçiriyorlardı. Belki de bunları ileride hayatının en mutlu günleri olarak hatırlayacaktı. Stiller'in içinde bir ses, İstanbul'dan ayrıldıktan sonra tatlı maceranın da sona ereceğini, günlerinin kıymetini bilmesi gerektiğini tekrarlayıp duruyordu. Stiller, genç kızın hayat dolu gözlerine baktıkça kendi yaşını daha iyi anlıyor, hayatlarını birleştirmelerine imkan olmadığını düşünmeden edemiyordu.

Noel'den kısa bir süre sonra Stiller'in endişeleri artmaya başladı. Filmcilerden haber çıkmıyordu. İstanbul'da bir iş bulmalarına imkan yoktu. Tanıdığı filimcilerden birkaçına mektup yazıp İstanbul'da film çevirmelerini teklif etti. Fakat o devirde İstanbul gibi bir şehirde film yapmak kimseye cazip gelmemişti. Nihayet Greta'yla diğerlerini otelde bırakıp birkaç günlüğüne Berlin'e gitmeyi kararlaştırdı. Trianon ile hesaplaşacaktı. Greta ile Stiller'in ayrılmaları acıklı oldu. Genç kız, sevdiği erkekten ilk defa ayrılıyordu. Üstelik dilini, adetlerini bilmediği yabancı bir ülkedeydi ve yarının ona neler getireceğinden de habersizdi.

Greta Garbo, Stiller'e kendisini de beraber götürmesi için yalvardı, ama nafile. Stiller, «Nasıl olsa birkaç gün sonra ben de geri döneceğim» diyordu, «İkimiz boşuna yol masrafı yapmayalım. Sen arkadaşlarla gezip eğlenmene bak. Ben işi bitirir bitirmez geleceğim.»

On beş gün sonra Mauritz Stiller'in yerine, ondan bir mektup geldi. Rejisör, Greta'ya otel masraflarını ödeyip ilk trenle Berlin'e gelmelerini yazmıştı. Adres olarak da Berlin'in kenar mahallelerindeki otellerden birinin adresini vermişti. Greta, otel idaresinden hesabı istetti. Yanındaki para bunu ödemeye yetmeyince de Stiller'in ona hediye ettiği kürk dahil nesi var nesi yoksa sattırdı. İstanbul'a bin bir ümitle gelen filmciler, İstanbul'da 50 gün kaldıktan sonra başları öne eğik, Berlin'e döndüler.

İçlerinde duruma en fazla üzülen de Greta Garbo'uydu. Meslek hayatının artık tamamen sona erdiğini düşünüyordu. Bu arada Stiller'i de işinden, gücünden etmiş olmaktan korkuyordu. Berlin'de Stiller ile son bir defa daha konuşacak ve eşyasını toplayıp İsveç'e annesinin yanına dönecekti. Stockholm tiyatrolarında ufak tefek roller bularak hayatını kazanabileceğinden emindi.

Berlin'de Stiller, durumu birkaç cümleyle özetledi. Onlarla beraber İstanbul'da film çevirmeyi kararlaştıran film şirketi iflas etmiş, yöneticisi de sırra kadem basmıştı. Bu durumda Greta ile Stiller'in Berlin'de bir süre kalıp başka bir şirketle anlaşma imkanını araştırmaktan başka çareleri yoktu. İstanbul'da film çevirme işi ise tamamen suya düşmüştü.

Bunun üzerine Greta da Stiller'e niyetini açıkladı:

- «Ben annemin yanma döneceğim. Sinema artistliği meğer bana göre iş değilmiş. Seni de boş yere uğraştırdım. Şayet günün birinde beni özlediğini düşünürsen, gelir evimde ararsın»

Stiller, başını iki elinin arasına alıp dalgın dalgın dinledi. Gözleri uzaklara dalmıştı. Genç yıldız sözlerini bitirdikten sonra da bir süre konuşamadı. Üzüntüsünü anlatacak kelime bulamıyordu. Birbiri üstüne gelen felaketler, sinemanın bu kurt rejisörünü çaresiz bir zavallıya döndürmüştü. Biraz daha düşündükten sonra Greta'nın ellerine sanldı, «Beni terk edersen yaşayamam. Bu mücadeleye beraber atıldık, sonuna kadar da beraber olacağız» diye yalvarmaya başladı. Greta direniyordu: 

- «Sen ünlü bir rejisörsün, hangi şirkete gitsen rahatça iş bulabilirsin, ama ben peşinde olunca durum değişir. Tanınmamış bir yıldız namzedi uğruna avuç dolusu para harcamayı hiç bir filmci istemez. Sen, benim için üzülme. Evimde annem ve kardeşimle daha mutlu olacağım. İleride, işlerin hafiflerse Stockholm'le gelir beni görürsün...»

Greta Garbo, dünya sinemasının gelmiş geçmiş en önemli yıldızlarından biri olarak hayata veda etti.Greta Garbo, Stiller'in ona evlenme teklif etmesini bekliyordu. Genç kız için o anda sinemanın ve şöhretin önemi kalmamıştı. Stiller'in ondan aynlmaktansa evlenmeyi tercih edeceğini umuyor ve sevdiği erkeğin gözlerinin içine ümitle bakıyordu. Fakat Stiller, bütün iradesini topladı ve oralı olmaz göründü. Bir an, o da genç kız gibi düşünmüş ve hatta «Evlenelim» demeyi de aklından geçirmiş, fakat kelimeleri ağzından kaçırmadan kendini tutmuştu.

Stiller, her şeye rağmen Greta'nın büyük bir kabiliyet olduğuna inanıyor ve onun kendisi gibi yaşlı bir rejisörle evlenip meslek hayatını körletmesine razı olamıyordu. Onu mutlaka şöhrete ulaştıracak, gerekirse bu uğurda kendi şöhretini, servetini de harcayacaktı.

(Not: Manşet fotoğrafında Greta Garbo, Sultanahmet Camisi önünde, Mauritz Stiller (en solda) ve film ekibinden bir arkadaşları ile görünüyor)

Derleyen: Azize Bergin

(Ses Dergisi - 19 Kasım 1966)

(Not: Sabah Gazetesi yazarlarından Erdal Şafak'ın 25 Eylül 2005 tarihli yazısından alıntı: "Greta Garbo, Pera palas'ta konakladığı gecelerden birinde kumar masasına oturdu ve tüm parasını yitirdi. O kadar ki, otele borcunu ödeyemeyecek duruma gelmişti. Senaryonun İstanbul bölümü de iptal edilmesin mi! Pera Palas'ı gecelerinin durağı yapmış olan İstanbul'un ünlü zenginlerinden birinin oğlu durumu öğrendi ve Garbo'ya "Ben tüm borcunuzu öderim hanımefendi ama bir gecenizi benimle geçirirseniz" teklifinde bulundu. Greta Garbo da kabul etti"... (http://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/safak/2005/09/25/guzelligin_obur_adi)

(Not: 2005 yılının Aralık ayında, Greta Garbo'nun kadın aşkları olduğu iddia edilen, lezbiyen şair-yazar Mercedes De Costa ile Vera Smitherlov'a yazdığı mektuplar, Amerika'da sergilendiği müzeden çalındı. Bu mektuplardan biri Pera Palas'ın antetli kağıdına, İstanbul'dan yazılmıştı...)

* * *

Greta Garbo, 1925'te Mauritz Stiller ile Amerika'ya gitti ve MGM ile anlaşma imzaladı. 1928'de Stiller öldü. Bu arada Greta Garbo çok ünlendi ve ardı ardına film çekmeye başladı... 1939 yılında birdenbire sinemayı bıraktığını açıkladı. 1951 yılında ABD vatandaşı oldu. 1954 yılında kendisine verilen Oscar Onur Ödülü'nü bile almaya gitmedi.

Otoriteyi, hiyerarşiyi ve kamuoyunu hiçbir zaman önemsemedi, hiç evlenmedi. Özel hayatıyla ilgili hiçbir sırrını açıklamadı. Hiç röportaj yapmadı. Hiçbir galaya katılmadı. Hiç resim imzalamadı. MGM bile evinin adresini ve telefonunu bilmiyordu. 15 Nisan 1990'da, sinema tarihinin en büyük efsanelerinden biri olarak New York'ta dünyamızı terk etti.