İki ayaklı Mart kedisi: Tuncel Kurtiz

Yayın Tarihi : 01 Şubat 2016
2855
Eşini İzmir'e gönderince kendisini yapayalnız hisseden Tuncel Kurtiz, sıkıntıdan resim yapıyor, saz çalıyor ya da evinin damına çıkıp Boğaz'ı seyrediyor.

 

Tuncel Kurtiz, evinin çatısında bir kedi çevikliğinde dolaşıyor.Tuncel Kurtiz, baba yadigarı evinin kapısında karşıladı bizleri. Bu ev Arnavutköy iskelesine varmadan sağdaki taş binaların birincisi. Evi bulamayacağımızı düşünüp, bizi kapıda bekliyormuş. «Gözlerim yollarda kaldı. Yalnız peşinen söyleyeyim. Hanım İzmir'e gitti. Ev dağınıktır kusura bakmayın» dedi.

Tam 18 basamaklı tahta merdivenleri çıktıktan sonra kendimizi genişçe bir sofada bulduk. «Bizim hatun, çoktan beri İzmir'e annesinin yanına gitmek istiyordu. 'Dur bugün, dur yarın' derken, 'Yok! Annemi çok özledim. Artık dayanamıyorum' dedi. Baktım olmayacak ben de üç gün evvel onu yolcu ettim. Şimdi boş ev bana bir tuhaf geliyor» diyordu.

Tuncel'i biz o gün, çok sıkışık bir gününde yakalamışız. Biraz çamaşırı varmış yıkanacak. Bize, «Durun bir dakika, çamaşır suyunun kaynayıp kaynamadığına bakayım, şimdi geliyorum» dedi. Ve çıkıp gitti.

Tuncel'in evinin nefis bir manzarası var. Karşı tarafta Anadolu sahilleri göz alabildiğine uzanıyor... Pencereden Boğaz'dan gelip geçen gemilerin seyrine doyum olmuyor. Hangi şairin olduğunu hatırlayamadığım mısralar geliyor dilimin ucuna:

"Gemiler geçer bu limandan
Dost insanlar yüklü
Mutluluk yüklü gemiler"

Tuncel Kurtiz'in, resim atölyesine dönüştürdüğü çatı katında yaptığı 35-40 tablosu var.Tuncel «Hemen geliyorum,» demişti. Gideli bir hayli zaman olduğu halde dönmemişti: «Haydi nerede kaldın?» diye içeri seslendik. Meğer çamaşır suyu kaynamış, kaynamış da, etrafa taşmış. Tuncel de taşan suları temizliyormuş. «Beceremiyorum birader elim yakışmıyor. Yapamıyorum işte. Biraz yemek gecikse, dilediğim herhangi bir şeyi karım azıcık geç yapsa, hemen canım sıkılır, ileri, geri konuşmaya başlardım. Ama şimdi karımın kıymetini daha iyi anlıyorum» diyor.

Yerleri kuruladıktan sonra belini tutarak doğruldu. «Bir de bekarlık sultanlık derler» dedi. Neresi bunun sultanlık? Bekar adamın, bir yuvası, bir tahtı yoktur ki, sultan olsun.»

Tuncel'in karısı gideliden beri, üç gün içinde ev işlerinden ağzı pek yanmışa benziyordu. Bu yanıklığa karısının ve kundaktaki kızın özlemi de karışınca ayrılık Tuncel için çekilmez bir hal almış, üç gün içinde yelkenleri suya indirivermişti.

Tuncel Kurtiz yalnızlığını, zaman zaman saz çalarak gidermeye çalışıyor.«Hanım ne kadar kalacak?» sorusunu Tuncel «20, 25 gün kadar» diye cevaplandırırken, hemen ilave ediverdi: «Ama, belki de gidip alıveririm, hiç belli olmaz.»

Mutfağa doğru yürüdü. «Ben size kahve yapmayı unuttum. Bir kahve pişireyim de görün. Üzerinde bir karış köpüğü oluyor mu olmuyor mu?»

Tuncel az sonra elinde kahve tepsisi ile kapıda göründü. «Siz kahvelerinizi içerken, ben de şu çamaşırları makineye atıvereyim. Doya doya da şu manzarayı seyredin» derken «Öf camlar da çok kirli imiş, durun ilk önce şu iki camı sileyim, siz de ortalığı bulanık görmekten kurtulun» dedi. Tuncel bir oraya, bir buraya koşuyordu. Şaşırmıştı. Biraz sonra, yıkanmış çamaşırlar elinde «Gelin şunları birlikte asalım dedi. Birlikte yukarıya çıktık. Tuncel çamaşırları astı. Sonra da «Oh, işimi yarı yarıya kolayladım» diyerek derin bir nefes aldı.

İki, üç cümle ile gelecek hakkındaki tasavvurlarını özetlemesini rica ettik: 

Tuncel Kurtiz'in başı kirli çamaşırlarıyla dertte!- «Tiyatrodaki oyunlarım bitiyor. Kendimi sinemaya daha fazla verebileceğim. Önümüzdeki tiyatro sezonunda da misafir oyuncu olarak bir tiyatroda oynamayı düşünüyorum»

(Röportaj: Ünal Yiğitdinç - Ses Dergisi - 2 Nisan 1966)