Kahramanlık türkülerinden nefret ediyordu!

Yayın Tarihi : 29 Aralık 2011
9429
Kıbrıs Harekatı'nda, 12 Eylül Darbesi'nde, Körfez Krizi'nde hep onun türküleri çalındı. Hasan Mutlucan bu yüzden TRT'ye küstü.

Hasan Mutlucan, dün gece (28 Aralık 2011) yaşama veda etti. Darbe, savaş ve kriz dönemlerinde sesi en çok duyulan kişi olan, davudi sesli usta, bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Hasan Mutlucan, 9 Eylül 1990 tarihli bir dergide yayımlanan röportajında, bu konudaki sitemlerini dile getiriyor...

Hasan Mutlucan'ı nasıl bilirsiniz? Savaş ve ihtilallerin adamı... Çok yanılıyorsunuz. Ruhi Su'dan türküler söylüyor; Nazım Hikmet'in şiirlerini bestelemek için çalışıyor. Üstelik her türlü askeri darbeye ve savaşa karşı. "Aşırı değil" ama, "solcu".

Cumhurbaşkanı televizyona çıksa; işin ciddiyetini gösterebilmek için malum yüz ifadesini takınıp, anlamlı anlamlı başını yukarı aşağı sallayarak konuşsa; dese ki, "Aziz vatandaşlarım! Durum fevkalade nazik bir hal almıştır ve sıcak bir savaşın içine girmemiz kuvvetle muhtemeldir."

Bu ülkenin "aziz vatandaşları" yıllardan beri binlerce kez karşılarında gördükleri bu ifadeli yüzdeki ağızdan çıkan, yine o çok iyi tanıdıkları tondaki sesi ya hiç dinlemeyecekler ya da büyük çoğunlukla söylenenlere fazla itibar etmeyeceklerdir herhalde. Fakat...

"Aziz vatandaş" televizyonda o davudi sesin "Yine de şahlanıyor amman kolbaşının kıratı" türküsünü okuduğunu duyduğunda ve siyah et benli o yüzü gördüğünde mesajı oldukça net biçimde alır. "Tamam" der vatandaş, "Hayat koptu"; "Ya savaş, ya ihtilal".

Evet işin ciddiyet bağlamında, Cumhurbaşkanı'ndan çok daha fazla ciddiye alınan bir toplumsal fenomenimiz Hasan Mutlucan.

Hayatın kopacağı noktalarda birden bire aranan adam haline geliyor Mutlucan. Yine öyle oldu. Körfez krizi Saddam bulutlarını dört bir yana gönderirken, Türkiye de gerekli tedbirleri aldı.

Bazıları için ilk tedbir, derhal Hasan Mutlucan'ın bulunmasıydı. TRT Ankara Televizyonu Müzik Daire Başkanlığı, İstanbul Radyosu hemen Mutlucan'ın peşine düştüler. Ardından gazeteciler aramaya başladı onu. Ancak kimse görüşmeyi başaramadı Mutlucan'la. Gazeteciler "Mutlucan görüşmek istemiyor" diye yazıp, işi bitirdiler. Radyocular ise Nokta muhabirine işi havale ettiler. "Siz bulabilirseniz, lütfen söyleyin; bizimle hemen irtibata geçsin, bir program hazırlayalım." Elbette ki, kahramanlık türkülerinden oluşan yeni bir program. Mutlucan, Nokta aracılığıyla kendisine iletilen program teklifini tereddütsüz reddetti.

Çok dertli Mutlucan; hiç mutlu değil. Nasıl olsun ki. Hıbır'cılar "Savaş İstemiyoruz" kapağı yaptıklarında, Hasan Mutlucan'ı türkü söylemesin diye iplerle bağlamışlardı. Levent Kırca yaptığı parodide, ihtilal olduğunu anlatabilmek için, "Hasan Mutlucan'ın kasetlerini bulun ve derhal çalın" diyor. Bir başkasında, TRT'ye gelip, "ulusal kurtuluş mücadelemiz var da, Hasan Mutlucan'ı biraz ödünç alacaktık" diyen bir Güney Afrika ülkesi temsilcisini oynuyor.

İşte bütün bunlar Mutlucan'ın üzüntü kaynağı. Çünkü Mutlucan öyle sanıldığı gibi, ne savaş ne de darbe taraftarı. Aksine, "aşırı değil" ama solcu. Darbelere ve savaşlara karşı. Talihsizliği, "Mert dayanır namert kaçar / Meydan gümbür gümbürlenir"i onun gibi gümbür gümbür söyleyebilen bir başkasının daha olmaması.

Sesinin "gümbür gümbür" türküler için çok iyi olduğunu bilen Mutlucan, 1973 yılında, daha sonra "aziz vatandaşlara" yüzlerce kez dinletilecek olan türkülerden oluşan ilk Long Play'ini yaptı. Mutlucan'ın talihi ve talihsizliği ertesi yıl "Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılması oldu. Harekat döneminde TRT bu kaseti keşfetti.

Öyle az buz değil. Günde üç beş kez hep aynı parçalar: "Çanakkale içinde... ", "Yine de şahlanıyor kolbaşının kıratı", "Mert dayanır namert kaçar", "Estergon Kalesi", "Gazi Osman Paşa", "Küffar"...

Hasan Mutlucan, Kıbrıs Harekatı nedeniyle oluşan milli beraberlik ruhuna halel getirecek bir itirazda bulunmaz o vakitler. Zaten ilk meşhur oluşudur. Adı da henüz çıkmamıştır. Ancak 12 Eylül darbesi sırasında, nerdeyse fon müziği olarak yine kendi türküleri "rızası alınmadan" çalınınca...

"Soruyorlar bana, 'Abi seni dinlemek için ihtilal mi bekleyeceğiz' diye. Çok üzülüyorum. Maalesef TRT sadece kahramanlık türkülerimi yayınlıyor. Üstelik rızamı almadan. Temcit pilavı gibi, hep aynı şeyler. 'Bu adam başka şey bilmez mi?' diyorlar. Çok gücüme gidiyor."

Mutlucan'ın gücüne gitmesin de kimin gitsin. Daha 20'li yaşlarına gelmeden bir operette koristlik yaptı. Önce İstanbul Belediyesi Konservatuarına girdi. Halk müziğine geçişi orda oldu. Sonra emekli oluncaya kadar uzun kaldığı, İstanbul Bölge Konservatuarı Türk Halk Müziği İcra Heyeti'nin üyesiydi hep.

Münir Nurettin Selçuk'un grubunda alaturka söyledi. 1946'da "Hocam" dediği Ruhi Su, Ankara Devlet Operası'na sokmak istedi Mutlucan'ı. "Fakat ben o zaman bunu kabul etmedim. Yanlış iş yaptığımı sonradan anladım. Ruhi Bey yedek subaydı o zaman. Ankara'dan habersiz ayrıldım. Aradan yıllar geçti, Ruhi Su'yla karşılaştık. Bana, 'Hasan neden bana görünmeden gittin. Sen iyi bir bas baritondun. Çok faydalı olurdun. Her şey bir yana Faust Operası'nın Şeytan rolünü ezberleseydin, dünyanın her yanından davetler alırdın' dedi".

Mutlucan'ın adı çıktıktan sonra, mutsuz günleri de başlamış oldu. Adını çıkaran da TRT. "Beni harpçi, harp taraftarı, cengaver bir adam olarak tanıttılar. Ben Anadolu'nun her tarafından söylerim. Köroğlu'ndan söylüyorsam, Köroğlu olmaya mecburum, türküyü yorumlarken. TRT sadece ve defalarca o tarz türkülerimi yayınlayınca, halk da beni öyle biri olarak düşündü".

Ancak Mutlucan "TRT diye bir kurum tanımıyorum artık" diyor şimdi. İstanbul Radyosu'nun Nokta aracılığıyla yaptığı program teklifini, yine Nokta aracılığıyla reddederken, TRT Müzik Daire Başkanı'yla yaptığı görüşmeyi anlatıyor. Körfez krizi başladıktan hemen sonra aramışlar, "Stüdyo hazır, 3 ayrı program yapalım" demişler. "Bir şartla" demiş Mutlucan, "Özel anlaşma yapalım." Amacı değişik türküler söylemek. TRT özel anlaşmaya yanaşmayınca, Mutlucan da program yapmayı reddetmiş.

Ya eski bantları yayınlarlarsa? "Dava mevzu olur bu. TRT'nin bana yaptığı resmen manevi sömürücülük. O kahramanlık türkülerimin çalınmasını istemiyorum artık. Rahatsız oluyorum. O eski bantlar kokmuştur şimdi."

Mutlucan gazetelerle, TRT'yle artık görüşmemek niyetinde. Çünkü kendisini "Anladım" diyenlerin hepsi yanlış anlamış durumda. "Bana faşist diyenler var. Deli olmak işten değil. Benim faşistlikle ne ilgim var" derken, Nazım Hikmet'in resminin altındaki koltukta hop oturup, hop kalkıyor. "Ben" diyor, "Sol temayüllü düşünen bir insanım. Aşırı solcu da değilim. Akıllı bir düşünce, akıllı bir hareket beni tatmin edebilir, ılımlıyım."

Darbelere, savaşlara karşı. Kendi türküleriyle gelen 12 Eylül darbesine de karşı; "Memleketi en az 20 yıl geriye götürdü" diyor. Körfez krizindeki sıcak ortamın içine girilmesini katiyen "arzu" etmiyor.

Geçtiğimiz ay Yarımca Kiraz Festivali'nde hocası Ruhi Su'nun türkülerini söylemiş. Evindeki masasının üzerinde, aralarında üzerine notlar alınmış kağıtlar bulunan, Nazım Hikmet'in üç şiir kitabı var. Çıkarmayı düşündüğü yeni kaset için Nazım Hikmet'in şiirlerini bestelemeyi düşünüyor.

"Nazım Baba"dan bir-iki parça yapmayı düşünüyorum. Yalnız şiirleri seçemedim daha; üzerlerinde çalışıyorum. Kıymetli sözlerden, güzel şeyler çıkıyor; biz de ona müzik olarak güzel bir şey yaparsak..."

En çok kahramanlık türkülerinden başka bir şey bilmediğinin zannedilmesine üzülüyor Mutlucan. "Evvelki sene" Seferihisar Küçük Akkum Motel'de Deniz Baykal ve 8-10 arkadaşıyla karşılaşırlar. İlk tanışmalarıdır. Birlikte oturur içerler. Mutlucan, Nünir Nurettin'den, Dede Efendi'den, Sadullah Ağa'dan söyleyince, Baykal şaşırır. "Yahu" der, "Biz sizi tanıyamamışız. Sadece kahramanlık türküleri söylersiniz diye biliyoruz".

Mutlucan'ın şimdi tek isteği var. "Beni rahatsız etmelerini istemiyorum. O türküleri beni manevi olarak sömürerek bir daha çalmasınlar" diyor.

Mutlucan 64 yaşında. Babası Rizeli gemici Deli Hüseyin gibi ona da deniz tuzu değmiş. Seferihisar Sığacık Köyü'nde bir teknesi var. Yaz aylarında orda. Akşamlan iki kadeh rakı içerek, Eylül ortasında çıkacağı kılıçbalığı avına hazırlanıyor.

Kılıçbalığı tutup tutamayacağı belli değil ama, açık olan bir şey var ki, savaş çığırtkanlarıyla, darbe heveslilerinin kendilerine yeni bir "davudi ses" bulmaları gerekiyor.