Ömercik'in hayatını karartan tornavida

Yayın Tarihi : 20 Eylül 2010
153505
1970'lerin ünlü çocuk yıldızı, sinema sonrası yaşamında dramatik bir senaryonun başrolünü üstlendi.

 

Bir devir Türk sinemasının önde gelen çocuk yıldızlarından biriydi Ömercik. Daha 3.5 yaşında kameralarla tanışmış, mavi gözleri, alnına dökülen sarı saçları ve ince yüz hatlarıyla kendisini izleyen milyonlarca sinema seyircisini kah güldürmeyi, kah ağlatmayı başarmıştı.

İşte Ömercik'in gözüne mal olan kelebek camı..Sinemamıza yine kendisi gibi küçük bir yıldız olan Ayşecik'in, Zeynep Değirmencioğlu'nun sayesinde gelmişti. Bir yerde ikisinin de kaderleri ortaktı. Ömercik ve Ayşecik teyze çocuklarıydılar. Ayşecik, senarist babası Hamdi Değirmencioğlu'nun yolundan yürüyerek sinemanın kapılarını aralamıştı, Ömercik ise Adapazarı'ndan kalkıp gelmiş, Ses dergisinin açtığı "Çocuk Yıldız Yarışması"nda ikinci olduktan sonra, daha 3,5 yaşında "Sevgim ve Gururum" adlı yapımda Hülya Koçyiğit ve Cüneyt Arkın'la birlikte oynamayı başarmıştı. 

Ömercik bir ama pir başlamıştı. Artık her oynadığı film onu biraz daha şöhrete ulaştırıyor, "Ömercik" adı başrol oyuncularının arasına yazılıyordu. Teyze kızı Ayşecik'le birlikte oynadığı "Yedi Cüceler ve Pamuk Prenses", "Ayşecik'le Ömercik", "Hayat Sevince Güzel" gibi yapımlar onu sinemanın adı unutulmayacak çocuk yıldızları arasına sokmuştu. Şöhret ve boyundan büyük teklifler hep onun içindi artık.

Bütün bunlar olurken Ömercik bazı şeylerden ister istemez fedakarlık yapmak zorunda kalıyor, bunun farkına bile varmıyordu. Setten sete koşmaktan okumaya zaman bulamaz olmuştu. Fenerbahçe'deki A.B.C. Lisesi'nin orta ikinci sınıfından ayrılmak zorunda kaldı. O okulu bırakmasa, okul onu bırakacaktı. Çünkü okula devam etmiyordu, yani bir okul kaçağıydı Ömercik. Sinemayla okulu birlikte yürütemiyordu. 

Ömercik, 1965'te Cüneyt Arkın ve Hülya Koçyiğit ile oynadığı ilk filminin afişinde, adı ve soyadı ile yer almıştı.Ama gelin görün ki, birçok çocuk yıldızın başına gelen, onun da başına geliyordu. Yaşı ilerledikçe, yapımcıların ilgisini kaybediyordu. Gün geldi, uğruna okuluna terkettiği sinema ona kapılarını kapadı.

Yıllar yılları kovalarken, küçük Ömercik de gittikçe serpiliyor, büyüyordu. Genç bir delikanlı olduğu zaman sinemadaki o eski şaşaalı devrini çoktan geride bırakmıştı. Artık "Ömercik" değil, "Ömer Dönmez"di. "Elimize geçeni yedik ağabey, farkına bile varmadık" diyordu çevresindekilere. Geçinmek, eve gelir sağlamak gerekiyordu. Babası esas mesleği olan şekerciliği bırakmış dolmuş şoförlüğünde karar kılmıştı. Ömercik de "Çorbada tuzumuz bulunsun" düşüncesiyle ehliyet aldı, şoförlük yapmaya başladı.

Üçü kız, dört kardeşin üçüncüsüydü. Günleri Üsküdar, Selimiye'de Duvardibi'ndeki şoförlüğünü yaptığı Murat otomobilin direksiyonu başında geçiyordu. Tam 13 yılını sinemaya vermiş, 65'ten fazla film çevirmiş, geride kala kala, acı ve buruk anılar kalmıştı. Gerçi arada bir fotoroman ve reklam filmi teklifleri gelmişti ama "Kendimi bu kadar ucuza satmam" diyerek hepsini elinin tersiyle geri çevirmişti.

...VE DÜNYASI KARARIR ÖMERCİK'İN

Ancak o beklenmedik kaza Ömer için büyük bir darbe oldu. Her şey bir an içinde olup bitmişti. Arabanın gevşeyen kelebek camı vidasını sıkmak için, elindeki tornavidayla çalışırken bir de yukarıdaki delikten bakmak istemiş, işte o anda kayan tornavida gözüne saplanmıştı. Allah'tan yanında arkadaşları vardı, o acı içinde kıvranırken, bir arabaya attıkları gibi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin göz kliniğine koşturmuşlardı onu. 

Anne Gülşen Hanım, acı haberi alınca ne yapacağını şaşırmış deliye dönmüştü. Ama elden ne geliyorsa, tıp neyi yapabiliyorsa nöbetçi doktor Güzin İskeleli yapmıştı hepsini. Dr. İskeleli ilk müdahaleden sonra çevresindekilere durumu anlatırken, "Sonucu iyi görmüyorum" diyordu. "Ancak umut kesilmez. Göze kan dolmuş, tornavidanın pasından dolayı iltihaplanma var. Kesin birşey söylemek için zaman çok erken..."

Filiz Akın, birçok filmde ana-oğul rolü oynadıkları Ömercik'i unutmadı.Kendisini iki yataklı bir odaya yatırmışlardı. Bir gözü bantlı, suskun öylesine oturuyordu. Bizleri görünce buruk bir gülümseme dolaştı dudaklarında. Gazetecilerin dışında kendisini bir tek teyze kızı, bir zamanlar birlikte çeşitli filmlerde oynadıkları Zeynep Değirmencioğlu ziyaret etmişti. Ayşecik, Ömer'in geçirdiği kazaya çok üzülmüştü. Ziyaret sırasında odada bulunanlardan birisi, "Böyle durumlarda İsviçre'de başarılı tedaviler yapılıyormuş" deyince dayanamamış, "Ben onun ablasıyım, gerekirse seve seve her türlü yardımı yaparım" demişti.

NEREDESİN YEŞİLÇAM?

Ömer'in gözü kanıyor, içi yanıyordu ama, onu daha çok kahreden bir şey vardı yüreğinde. Birlikte oynadığı ünlü oyuncuları, "Ömerciğim" sözleriyle onu kucaklarından düşürmeyen ünlüleri düşünüyordu. "Tanrı Misafiri"nde Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la oynamıştı. "On Küçük Şeytan"da İzzet Günay ve Sema Özcan vardı. "Azap Kuşu"nda Tarık Akan... Ama onlar, değil aramak, telefonla bile hatırını sormak zahmetine katlanmamışlardı.

Dertleşiyorduk karşılıklı, zaman zaman elini bantlı gözünün üzerinde gezdiriyor, "Arıyor insan" diyordu. "Hele Fatma ve Hülya ablalar çok severlerdi beni. Kucaklarından indirmezlerdi. Ama, o zaman film başına 20 bin lira ücret alan bir Ömercik vardı. Birlikte gazetelerde, dergilerde resimlerimiz çıkıyordu. Şimdi şoförlük yapan delikanlı 'Yanık Ömer' olduk. Varsın gelmesinler, bana gelinceye kadar kimler hastane köşelerinde ilgisizlikten hayatlarını kaybetmediler ki... Yeşilçam'ın vefası bu kadar işte. Düşmeyeceksin, elden ayaktan olmayacaksın. Hemen unuturlar seni."

HOŞ GELDİN FİLİZ ABLA

Ömercik'in gözündeki sargı açıldığı gün, doktorla birlikte Filiz Akın da başucundaydı.Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu. Açılan kapıdan içeri, ürkek bakışlı, tanıdık bir yüz süzülüverdi. Birçok filmde birlikte oynadıkları Filiz Akın onu unutmamış, Ömer'in acılı günlerinde bir an olsun yanında olmak istemişti. Eski filmlerden bahsettiler bir süre. Ömer, sanatçıya oğlu İlker'in, yani Yumurcak'ın ne yaptığını sorarken, ilginç bir olaya değindi. "Herkes beni sizin oğlunuz sanıyor. Hastanedekiler bana 'Anneniz Filiz Hanım ne zaman gelecek' diye soruyor?" diyordu.

Bu sözler üzerine karşılıklı bakıştılar bir süre. Kaç kez, hangi filmlerde anne-çocuk rolünü paylaşmışlardı, onu hatırlamaya çalıştılar. Hastane odasındaki dakikalar sayılıydı. Az sonra gelen doktor, Ömer'in tedavisinin yapılacağını haber verince yanından ayrılmak zorunda olduğumuzu anladık. Kendisine veda ederken, o çoktan kendi düşüncelerine dalmıştı bile. Görecekti yine, eskisi gibi olmasa da ışığı sezebilecek, bazı eşyaları seçebilecekti. Ancak 13 yılını verdiği Yeşilçam'daki vefasız dostlarını bir daha görmek istemeyeceği bir gerçekti.

(Yazı: Sabri Tulga - TV'de 7 Gün - 3 Nisan 1978)