Osmanlı'da rüşvet ve tipik rüşvetçiler

Yayın Tarihi : 24 Şubat 2014
12222
Bu yazıda, Osmanlı'daki bazı tipik rüşvetçilerin hikayesini bulacaksınız. Sultan İbrahim (yukarıda) dönemi, rüşvetin en yaygın olduğu devirlerdendi.


Hüseyin Efendi, alelade bir saatçi iken, Müneccimbaşı ve şehzade saatçisi Mehraed Çelebi'nin ölümüyle, müneccimbaşılığa yükselmişti. Haris bir adamdı. Onun merdivenini kuran asıl kuvveti ağalardı: Bektaş Ağa, Kara Murat Ağa, Sarı Katip, Kara Çavuş ve başkaları. Üzerine bu kadar düşülen Müneccimbaşı, para hırsıyla yanar tutuşurdu. Bu yüzden rüşvetsiz iş yapmaz olmuştu. 

Azillerde de, tayinlerde de Müneccimbaşı'nın büyük bir rolü vardı. Çünkü sadrazam kendisini yanından eksik etmez, ağalar onu her gün davet ederler, padişahın ise sık sık iltifatlarına nail olurdu.

Efendi, rüşvet sayesinde, birçok saraylar yaptı, haremini genişletti. «Lebleri nerkis, dideleri nazirsiz» cariyeleri ile «vaktin ne yolda geçtiğini» bilmez oldu. Hüseyin Efendi, rüşvetle beraber, hediyeye de aynı düşkünlüğü gösterirdi, İstanbul'a gelen paşalardan, elçilere kadar, hepsinden hediye beklerdi. Bir seferinde payitahta Avusturya elçisi geldi ve eskiden adet olan bir vazifeyi yerine getirdi: Paşalara hediyeler dağıttı. Hüseyin Efendi birkaç gün bekledi, elçiden haber çıkmayınca, uygun bir dille kendi payını istedi. Elçinin tercümanı gelip Hüseyin Efendi'ye dedi ki:

- «Elçi cevap verdiler: 'Bizim hediyelerimizi devlet erkanı «mutad-ı kadim» üzre olan defter mucibince vermişiz. Siz ne mertebe sahibisiz, bizim malumumuz değildir' diyorlar.»

Hüseyin Efendi oturduğu yerden sıçradı:

- «Elçinin cümle umuru, bizim reyimiz ile görülecektir. Bizim şan ü makamımızı halktan duymadılar mı?» diye bağırdı.

Elçi müşkül durumda kaldı. «Kralına bu vaziyeti bildireceğini» söyledi. Avusturya' dan gelen cevap ise, eğer Hüseyin Efendi'nin kızaracak yüzü olsaydı, cidden yerlerin dibine geçirecek ağırlıkta idi. İmparator diyordu ki:

- «O kabil süfli işler görenlerin eliyle husule gelecek mesalihten vazgeçtik.»

MELEKİ KALFA İLE ŞABAN HALİFE

Her rüşvet alanın, her halk soyguncusunun bir gün ölümün pençesine düştüğü bilindiği halde, rüşvet almakta, halkı soymakta yine birkaç kişi birden ortada görülüyordu. IV. Mehmet devrinde bunlardan ikisi Meleki Kalfa ile kocası Şaban Halife idi.

RüşvetMeleki Kalfa, Kösem Valide Sultan'ın cariyesi idi. Turhan Sultan ile Kösem Sultan'ın mücadelesi hengamında büyük valideye ihanet etmiş, ölümünde yardımı dokunmuş, böylece Turhan Sultan tarafından azad edilmişti.

Saraydan çıkıp, kahvecibaşı Şaban Halife ile evlendikten sonra, velinimetinden ayrılmamış, saraydan ayağını çekmemişti. Bu yüzden devlet kapısında bir işi olanlar hemen Eyüp'e, kalfanın evine koşarlar, ekseriya Meleki Kalfa, sarayda bulunduğu için, kocası Şaban Halife'nin eteğini öperlerdi:

- «Sultanımdan bir rica vardır!» derler ve utanarak, sıkılarak, büzülerek, ağanın eline rüşveti sıkıştırırla:

- «Saadetlu kadın efendi hazretlerinin bizden ellerini öpün!» derlerdi.

Bu nüfuz, bir gün, vezir-i azam olan Tarhuncu Ahmet Paşa'nın müdahelesi ile sarsılır gibi oldu. Şaban Ağa, yüz otuz akça ile tekaüt edildiği zaman vezir-i azam buna itiraz etti, söylendi. Şaban Halife bundan çok gocundu. Olmayacak bir parayla tekaüt olmak suretiyle devlet hazinesine el atan ağalar, hemen Meleki Kalfa'ya koştular, dert yandılar. Ertesi gün ise, Tarhuncu Ahmet Paşa'nın ötede beride şöyle söylendiği haberi Valide Sultan'ın kulağına kadar gitti:

- «Biz, Valide'nin ve ağaların sıkletinden kurtulamazız.»

Ve birkaç gün sonra bu yüzden Tarhuncu Ahmet Paşa boğdurulmuş oldu.

ŞEKERPARE'NİN TOPLADIĞI SERVET

Topkapı sarayının gördüğü tipik, rüşvetçi kadınlardan biri de Şekerpare idi. Sultan İbrahim'in gönlüne giren Şekerpare, aç bir tavuk gibi, derhal servete karşı bir hırs duydu. Saray dışında sebzeci Süleyman ve Dede isminde iki kişi buldu.

Bunlar vasıtasıyla bol bol rüşvet almaya, halkı soymaya, mansıblar satmaya başladı. Para ve mücevher toplama hırsı o kadar büyüdü ki, bir gün, yine saray kadınlarının kıskançlığı ile bir kayığa kondu, Sakız'a, oradan da Mısır'a sürgün edildi. Malı mülkü müsadere olunca, 12 sandık içinde birçok mücevher, inci, elmas, yakut, altın, kürkler ve kıymetli kumaşlar meydana çıktı. Sultan İbrahim bu büyük servet karşısında hem sevindi, hem de apışıp kaldı:

- «Hay kafir kızı! Bana, 'Akşam ekmek alacak akçam yoktur' der idi, yemin eder idi. Bak neleri çıktı! Hep benim malımdır!»

BAĞDAT SOYGUNCUSU

İstanbul'daki rüşvet, bir sari hastalık halinde Anadolu'ya da sirayet ediyordu. Nitekim Anadolu'ya giden her paşa, her kadı, her kethüda, her mütevelli, mutlaka halkı soyar, öyle dönerdi.

Osmanlı ülkesinde soygunculuğu ile korkunç bir şöhret yapmış olanlardan biri de Murtaza Paşa idi. Basra'yı soyup soğana çeviren Hüseyin Paşa, halkın şikayeti ile yerinden edilince, bu memlekete bu adamın amcalarından biri, Ahmet Bey tayin edildi. Fakat Ahmet Bey, Hüseyin Paşa'dan korkuyordu. Bu yüzden bu emrin yerine getirilmesi için Bağdat Valisi Gürcü Murtaza Paşa, Basra'ya geldi. Hemen kaçan Hüseyin Paşa'nın malını gaspetti. Bunlarla doymadı. Tüccara ait olan Kapani Hanı'nda bulunan malların getirilmesini emretti.

- «Elbette varun getürün, fermanıma imtisal edin. Yoğise siz bilürsüz» dedi.

Etraftan yapılan itirazlara, nasihatlere rağmen mallar handan çıkarıldı, Murtaza Paşa'nın gemilerine yüklenmeye başlandı.

Tüccarlar dehşet içinde:

- «Bre tüccara padişahlar bile taarruz etmezler. Bizim vali dediğimiz yağmacı imiş! Bu ne olmaz iştir» diye bağırmaya başladılar.

Eşyalar yağma edildi; fakat:

- «La'nekumullah ya zalimin» diye feryat eden halk, Paşa'ya da, maiyetine de öyle bir hücum etti ki, Murtaza Paşa perişan bir halde, kendisini Bağdat'a zor atabildi.

ZALİM VE İNSAFSIZ BİR NAİP

1639 yılında bir gün, Gelibolu'ya yeni bir naip çıkageldi. Yusyuvarlak kara sakalı, akı karasından çok devrik gözleri, ikişer parmak kalınlığında, kabarık kaşları ile Ramazan Efendi...

Halk endişe içinde Efendi'yi karşıladıkları zaman, naip:

- «Baka ağalar, bu arpalık Ebu Said Efendi'nindir, zinhar ki evamirime karşı koyasız, yoğise gayri olur» dedi.

Ramazan Efendi, geldiğinin ertesi gününden itibaren sağa sola adamlar saldı, avarız (olağanüstü alınan vergi) toplamaya başladı. Gelibolu'nun avarız akçası 400 kuruştu. Ramazan Efendi ise bunu 1000 kuruş yapmaya ahdetti, İstanbul'da bu naiplik için hayli para yedirmişti. Onun beş, on mislini çıkarmak lazımdı.

Fakat halk daha ilk günlerde baskıyı hisseder etmez derhal Eşrefli köyünün imamı Yusuf Efendi'ye koştular. Yusuf Efendi «vekil-i kainat», fazıl ve mert bir adamdı. Hemen yola düzüldü, İstanbul'a koştu, dert yandı. «Avarız akçası ziyade alınmaya!» diye bir emir aldı, Gelibolu'ya geldi.

Naibin karşısına çıktığı zaman Ramazan Efendi kaşlarını çattı, boğuk bir sesle bağırdı:

- «Bre koca, senin Astane'ye (İstanbul'un bir diğer adı) varıp şikayet emri ahzine koştuğun söylerler, doğru mudur?» 

- «Beli, doğrudur, ol şikayet emri de nezdimizdedir, buyurun» 

Ramazan Efendi emri kaptı, gözlerini devire devire okudu, sonra birdenbire emri koynuna soktu:

- «Ya şu sakalından utanmaz mısın? Naibi, şikayet sana mı düştü?»

- «Cumhurun derdidir, biz gibi fakirlerden imdat ederler, elbette ki can ve baş ile sayeyleriz.» 

- «Ya koca matuh (bunak), ol mertebe iş sana mı vazife?» 

Naip bu sözleri söyleyince yerinden fırladı ve hiddetle: «Bre bevvab!» diye bağırdı. Katipler, hademeler koşuştular, Ramazan Efendi:

- «Bre şol arlanmaza haddini bildirmek gerektir» dedi. Fakat katiplerin de, hademelerin de tereddüt ettiğini görünce, kudurmuş gibi Yusuf Efendi'nin üzerine saldırdı, birbiri ardına inen tokatlarla Eşrefli imamını dövmeye başladı. Kapının önü, Yusuf Efendi'nin ardından gelen halkla doluydu. Koskoca saçlı sakallı, ağırbaşlı ve eli öpülecek adamın, Ramazan Efendi'nin silleleri altında çırpındığını görünce dayanamadılar:

- «Bre medet, efendiyi öldürür, Müslüman olan koşsun diye bağırdılar. Kalabalık, koca bir sel gibi naibin üzerine saldırdı:

- «Bre ur, bre koman, el değmeyenin avradı boş» diye haykınyorlardı.

Ramazan Efendi, yıldırım çarpmış koca bir ağaç gibi sillelerin, tokatların, tekmelerin arasında sallanıyor, avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Öteden katipler, hizmetkarlar efendiye acıdılar, naibi kurtarmaya kalkıştılar. Fakat halk bir kere kızmıştı:

- «Bre bunlara da gerek» diye katipleri de, hizmetkarları da araya aldılar, vur vuranın, kır kıranın arasında, cumhur sükunet bulduğu zaman Ramazan Efendi ile hizmetkarları ve katipler, karaya vurmuş balıklar gibi yerlere serilmiş, yara, bere içinde yatıyorlardı.

GÖZÜ DÖNMÜŞ KAZASKER

Aynı yıl içinde İstanbul'da rüşvet ile ruhunu ve kesesini dolduran bir efendi hazretleri yaşıyordu: Anadolu Kazaskeri Hoca Hüseyin Efendi... Efendi, sağdan, soldan ışıldatılan altınlara hiç dayanamazdı. Bu yüzden birçok mansıpları altına tahvil eder, fakat zamanı gelmediği halde aynı yerleri başkasına satmak hırsıyla, evvelce parasını elinden aldıklarını çabucak azlederdi.

Bir gün Hoca'ya, Ankara'dan Kedürzade'den 1000 altınla küçük bir rica geldi:

- «Mübarek ellerinizden öperek Ankara naipliği teveccühün niyaz eyleriz, dahi ferman efendi hazretlerinindir» diyordu.

Kedürzade çok zengindi, naipliğe tenezzül etmezdi. Fakat ölen kethüdasının kısmetten muaf tutulmasını, naip Tavil Ahmet Hoca Efendi'den istediği halde, naip onun sözüne ehemmiyet vermemiş, yapacağını yapmıştı. Binaenaleyh cezasını vermek lazım geliyordu.

Anadolu Kazaskeri, 1000 sarı liracık yanında Kedürzade'nin ricasını pek küçük saydı, hemen Tavil Ahmet'i naiplikten azletti, yerine Kedürzade'yi tayin etti. Bu, Ankara için bir hadise oldu. Tavil Ahmet'in kardeşi Yunus hemen İstanbul'a koştu. Bir cuma günü Hoca Hüseyin Efendi'yi Tersane'de yakaladı:

- «Karındaşımın 4000 kuruşunu alıp Ankara kazasını verdin, sonra da sebepsiz altı ayda azlettin» diye dert yanacak oldu. 

Hoca birdenbire köpürdü:

- «Çık bre cahil» diye bağırdı, sonra Tersane kethüdasına dönüp:

- «Alıkon şunu» diye haykırdı.

Kethüda usul ve erkanı biliyordu.

- «Biz ol mertebe işlere karışmazız» dedi, özür diledi.

Efendi bu sefer etrafındaki muhzirlere döndü:

- «Bre tutun şol mel'unu! Koman, İstanbul'a götürüp hapseylen» dedi.

Muhzirler, Tavil Ahmed'in kardeşini sürükleye sürükleye götürdükten sonra, hoca da, Tersane'de fazla duramadı, hemen kendisi de İstanbul'a geçti, divanhanesine koştu. Tavil Ahmet'in kardeşini divanhane ortasına yıktı:

- «Bre urun biedebe» diye zavallı adamın tabanlarına otuz değnek vurdurdu. Başkalarının kendi yüzüne tükürmesine meydan vermeyecekmiş gibi acele acele zavallının yüzüne tükürdü, sonra da kapı dışarı etti.

KADI EFENDİNİN YEDİĞİ MÜTHİŞ DAYAK

Fakat bu hadise Hoca Hüseyin Efendi' yi utandırmadı. Bütün İstanbul, Anadolu Kazaskeri'nin rüşvetlerini sayıp dökerken, Tavil Ahmet'in kardeşi Yunus da ötede beride efendiye beddualar ededururken, bir gün efendinin karşısına Kayseri Kadısı İsmail Efendi çıkageldi:

Rüşvet- «Efendi hazretlerinin hak-i payına yüz sürmeye geldik, bir yanlışlık olmuş, bizi azleylemişsiz, halbuki Kayseri Kadılığı'na varalı iki ay oldu» dedi.

Hüseyin Efendi yüzsüzce kaşlarını çattı, dik bir sesle:

- «Yanlış yoktur, seni mansıptan azleyledik» dedi.

- «Ya bizden 3000 kuruş ahzeylemediniz mi?»

- «Beli eyledik...»

- «Ya ol akça iki ay için mi verildi?»

Hoca Hüseyin Efendi:

- «Gayrı bizi söyletmen, varın ne haliniz var ise onu görün» deyince, Kadı İsmail, «Zararın neresinden dönülse kardır» diye düşünerek yine yumuşak bir sesle rica etti:

- «Biz, 1000 kuruşu naçar reddeyledik, lakin 2000 kuruştan vazgeçmeziz! Verdik, zira murabahaları (faiz) dahi 800 kuruş olmuştur, iki ay zaptımı ol 800 kuruşa tutun» dedi.

Hoca Hüseyin Efendi, kapıya dik dik bakarken, birden bire oturduğu yerden barut gibi parladı:

- «Bre iz'ansız cahil, bre koca kodoş! Bre arlanmaz mel'un! Bre çık, defol bizden» diye bağırdı.

Kadı İsmail:

- «Elbette ki 2000 kuruşu verirsiz, yoğise gayrı olur» diye bağırırken Hüseyin Efendi hizmetkarlara döndü:

- «Bre koman şunu!» diye haykırdı.

Hizmetkarlar koşuştular, sille yumruk, kadıyı yere yıktılar, dövmeye başladılar. Fakat Kadı İsmail de kendini dayağa bırakmadı, o da sağa, sola irdirmeye koyuldu. Dövüşürken bu arada bir eli kan ve yara içinde kaldı. Kendisini dışarı atınca doğru Şeyüulislam'a koştu:

- «Rüşvet verenin de, rüşvet alanın da hali böyle olur» diye derdini anlattı.

Bu hadise, Hoca Hüseyin Efendi için pek elim neticeler doğurdu. Kadı İsmail'den aldığını zorla geri verdi, sonra şehirde adı çıktı, rüşvetçiliği saraya, padişaha kadar aksetti. Günün birinde altın yumurtlayan tavuğa benzettiği makamından atıldı. Ondan sonra bir daha da belini doğrultamadı.

(Yazı: Ragıp Şevki Yeşim / Hayat Tarih Dergisi - 1969 Temmuz)