Sahnedeki ilk günleri (3) Cem Karaca

Yayın Tarihi : 19 Ekim 2013
11352
Şişman, kendini çirkin bulan çocuğun, yaz aşkını etkileyebilmek için tek silahı vardı: Şarkı söylemek.

"Sahnedeki İlk Günleri" dizisinde misafirimiz bu kez Cem Karaca...

**********

Cem Karaca müzikle tanışmasını şöyle anlatıyor:

- «Küçüktüm, daha okula bile gitmiyordum. Bizim evin alt katında yaşlı bir Ermeni kadın otururdu. Do Mi Yaya (Yaya Ermenice teyze demektir) ismini taktığım bu yaşlı kadın her Allah'ın günü piyano çalardı... İşte kulağıma ilk giren müzik sesi, Do Mi Teyze'nin piyanosundan çıkan melodiler oldu. Müziği gönülden sevdim...»

Cem Karaca(Sağdaki fotoğraf: Taksim İlkokulu 4-A öğrencisi Cem Karaca, 23 Nisan 1955'te Taksim Meydanı'nda şiir okurken...)

- «Sonra büyüdüm, palazlandım... Annem (Toto Karaca) de, babam (Mehmet Karaca) da tiyatrocu oldukları için sık sık tiyatro kulislerine gider oldum. Operet, o yılların Türk tiyatrosunda altın devrini yaşıyor. Ve kuliste kulağım her geçen gün biraz daha müzikle doluyor... Sonra öğrencilik yılları çocuk koroları... Törenlerde, müsamerelerde hararetli, hararetli şiir okuyuşlarım, günün mana ve önemini belirten konuşmalar yapışım ... Sahneyle de böyle tanıştım işte ...»

Şarkıcılık o günlerde Cem Karaca'nın aklından, hayalinden geçmez. «Büyüyünce ne olacaksın?» diye soran meraklı amcalara, teyzelere, «Doktor» der; «Mühendis» der. Sonra ilkokul biter ve o yaşa kadar el bebek, gül bebek büyütülen Cem Karaca yatılı okulun yolunu tutar.

- «Muhallebi çocuğunun dik alasıydım. Burnum kanasa dört doktor konsültasyon yapardı! Ve ben, cici çocuk, okulda yatılı okuyordum. Ve de anamdan, babamdan ilk kez ayrılıyordum.»

- «Şişmandım, çirkindim. Çevreme göre az gelişmiştim. Geliştiğimi çevremden çok kendime inandırabilmek için ilk yaptığım iş sigaraya başlamak oldu! Fakat heyhat, sigara bile beni geliştiremedi... Dans edenleri, eğlenenleri bir kenarda kavruk, buruk ve garip seyreder, toplumla hiçbir ilişki kuramadığım için her gün, her gece biraz daha yıkılırdım.»

Derken 14'üne gelir Cem. Ve o yaz anne, babasıyla İzmir'e tatile gider. İzmir'de bir ahbabın evinde kalırlar... «Ahbabın» da Cem yaşlarında güzel mi güzel, bir kızı vardır. Cem aşık olur kıza...

Aşık olur ama, şişmandır, çirkindir... Kızı kendine nasıl bağlasa acaba? Düşünür, taşınır ve bulur...

Cem Karaca(Soldaki fotoğraf: Cem Karaca, 1965'te ilk eşi Semra Uçbay ve Münir Özkul ile "General Çöpçatan" adlı tiyatro oyununda...)

- «Yanmışım ki, yanmışım. İşte böyle başladım şarkı söylemeye... 14 yaşındaydım, aşıktım ve «Johnny Quitar» söylüyorum... Johnny Quitar malum, o yıl aşıkların baş şarkısı... Anamı görecektiniz... Oğluna, oğlunun sesine hayran... Gelgelelim benim için önemli olan anamın gözüne girmek değil tabii. İlle de ille o ahbabın kızı. Aşk da ne aşk hani. Bakışıyoruz... Ben Johnny Quitar söylüyorum, o hayran hayran dinliyor... Sonra kızı evine bırakıyorum, eve dönerken sevinçten eteklerim zil çala çala yine Johnny Quitar söylüyorum. Allaha şükür yaz bitti, aşk bitti de Johnny Quitar da bitti...»

Cem Karaca yaz yağmuru gibi kısa süren bu yaz aşkından sonra o kış okulda bir kaza geçirir. Bacağı kırılır. 3 ay okuldan uzak kalır, evde yastık döşek yatar. Yattıkça yer, yedikçe şişmanlar, şişmanladıkça dertlenir ve dertlendikçe şarkı söyler...
Sonra o malum devre başlar... Hani eve gelen misafirlerin evin güzel sesli oğluna, «Haydi oğlum bize bir şarkı söyle!» dediği devre... İşte Cem, o günlerde her fırsatta şarkı söylemeye başlar... Evde, sokakta, okulda, hatta banyoda... - «Komşularımızdan biri bir gün, Bakırköy Kulübü'nde bir konser vermemi teklif etti. Ben 'Evet' dedim ama babam 'Olmaz'ı yapıştırdı... Bugün bile şarkıcı olmamı hazmedemez ya, neyse... Babamı annemle bir olup ikna ettik, sahneye çıktık... Parça 'It’s Now or Never'. Dünya müziklerinin dışında garip oğlu garip bir sesle girdim parçaya. Vücudumdaki tüm iç organlarım kendi aralarında bir savaşa tutulmuşlardı sanki, öğürtü ile böğürtü arası başladığım şarkıyı, din gayreti, hak gayretiyle toparladım. Alkışlanıyordum... Çıkış, o çıkış işte...»

Sonra topluluklar kurar Cem: Dinamitler, Jaguarlar... Repertuarında «I Who have nothing», «One more Change», «King Creole», «What did I say» gibi şarkılar vardır. Ama gel sen o günlerin kulüp patronlarına Cem Karaca'nın ileride ünlü bir şarkıcı olacağını anlat. Bir türlü kulüplerinde çalıştırmak istemezler Cem'i. İş bulamadıkça da kurduğu topluluklar filizlenmeden kurur.

- «O zamanlar müzik dünyası bir alemdi zaten... Ortalık amatör gruplardan geçilmezdi. Hepsi bir taksi parasına okul konserlerine çıkar, sadece alkışlanırdı. Bir de alet edevat problemi vardı. Nerde şimdiki tesisatlar. Grupların elindeki elektrogitarlar, amplifikatörler sanki taş devrinden kalmaydı. Ne ses gelirdi, ne nefes... Zaten müziğin hakiki kahramanları da o zaman yaşadı. Ve kahramanca da öldüler. Geriye bir bizler kaldık o devirlerden...»

Yıl artık 1965 o lmuştur... Semra Uçbay'la ilk evliliğini yapar, karısını geçindire bilmek için de ana-baba mesleğine girer. «General Çöpçatan», «Zoraki Diktatör», «Toros Canavarı», «Pusuda» gibi oyunlarda büyüklü, küçüklü roller alır. Ve vatan Cem'i göreve çağırır... Cem KaracaCem, askerlik yıllarında Türk halk müziğiyle tanışır... Sever, aşık olur. Askerlik dönüşü de hemen Apaşlar'la birleşip halk müziğine repertuarında yer verir: «Emrah» , «Nasıl da Geçti Habersiz», «Hudey» , «Suya Giden Allı Gelin»...

(Sağdaki fotoğraf: Yıl 1967... Cem Karaca, Apaşlar'la birlikte Karavan Pavyon'da 20 lira yevmiye ile çalışırken, fırsat buldukça da fotofraftaki gibi konserlere çıkmaktadır...)

Cem Karaca o güne kadar Türkiye'de pek az denenmiş bir şeyi yapmaktadır. Yüzyıllar önce yaşamış halk ozanlarının şiirlerini alıp kendine göre yepyeni bir biçimde bestelemekte, yorumlamaktadır. Cem Karaca ve Apaşlar, 1967 yılı Altın Mikrofon Yarışması'na işte bu tür bir parçalarıyla girerler: «Emrah»... İkinci olurlar, adlarını bütün Türkiye'ye duyururlar.

1967 sonrasının Cem Karaca'sını size özetle şöyle anlatabiliriz: 

Cem, 1967-69 arası Apaşlar'la çalışır. Tiyatro sanatçısı Meriç Başaran'la evlendiği (1968-71) bu d önemde «Resimdeki Gözyaşları», «Bu Son Olsun», «Ayr ılık Günümüz», «Zeyno» gibi plaklar doldurur. Yapılan müzik iki ayrı türdendir. Birincisi Cem'in 1967'de başladığı türde, yani halk ozanlarından alınıp batı kalıplarıyla bestelenen eserlerdir (Zeyno, Emrah, Suya Giden Allı Gelin v.s.); İkincisi ise büyük orkestralar eşliğinde söylenen, tamamen batı kalıpları içinde yapılan Türkçe sözlü bestelerdir: «Ayrılık Günümüz, Bu Son Olsun, Resimdeki Gözyaşları v.s... 

Bu yıllarda Cem’in şöhreti gittikçe büyür, kısa zamanda uzun saçları, değişik tipi, beyaz gözlükleriyle gençliğin sembolü olur. Kendine göre, değişik bir tarzı vardır. Hislerini şarkılarında hırsla, ihtirasla anlatmaktadır.

Cem Karaca1969 yılı sonlarına doğru Cem Karaca müzik türünü daha değişik bir şekle sokmak ister. Hedefi eskiden olduğu gibi batı kalıplarıyla doğuyu feth etmek değil, doğu kalıplarıyla batıyı feth etmektir. Bu amaçla Apaşlar dağılıp Kardaşlar kurulur. Repertuarındaki batı türünde olan parçaların hemen hepsini çıkarır, onların yerine Anadolu kokan besteler, Anadolu'dan alınan saf türküleri koyar. İcraya gitarların yanı sıra ıklığı, bağlama, divan sazı, köy davulu gibi Türk sazları karışmaya başlar ve 1971 yılı içinde bu çalışmaların ilk büyük meyvesi verilir: «Dadaloğlu...» 

(Sağdaki fotoğraf: Cem Karaca, 1972...)

1971'in en çok listede kalan şarkısı «Dadaloğlu»nu «Demedim mi» , «Kara Yılan» , «Oy Gülüm Oy», «Mehmet’e Ağıt» gibi özü, sözü, icrası, her şeyiyle Türk olan parçalar izler...

Bugün Cem Karaca ve Kardaşlar işte tamamen bu tarz üzerinde ilerliyorlar. İdealleri kıyafetinden, melodisine, sözünden özüne kadar Türk olan, Türk kokan Türk popüler müziğini kurmaktır...

Röportaj: Mine Baykara

(Ses Dergisi - 1972)