Topkapı Sarayı Cinayetleri (5) Sultan İbrahim

Yayın Tarihi : 11 Aralık 2013
69540
Öz annesi Kösem Sultan, Sultan İbrahim'in hapsedildiği odanın kilidine, oğlu bir daha çıkmasın diye, kendi eliyle kurşun dökmüştü. Yukarıda bahtsız padişah İbrahim'in portresi görülüyor...

Sultan İbrahim, talihsiz padişah... Uzun süren (iki yaşında iken girdiği zindanda 22 sene kalmıştır) mahpusiyet hayatında sinirleri bozulmuş, liyakatsiz vezirlerle muhteris kadınların elinde büsbütün zıvanadan çıkmış zavallı adam...

Dördüncü Murat'ın ölümünden sonra saltanatın hayatta kalmış tek erkek evladı...

Sultan İbrahim
(Soldaki fotoğraf: Bugün Topkapı Sarayı'nın Harem Dairesi'nde, Ocaklı Sofa'nın karşısına gelen merdivenden yukarı çıkıldığı zaman, tam karşıda yer alan küçük oda, Sultan İbrahim'in hapsolunduğu yerdir.)

Zindanda, bütün kardeşlerini öldüren ağabeyinin bir gün de kendisini harcayacağından endişeli, korkular içinde yaşamış, sık sık buhranlar, bayılmalar, krizler geçirmekte. Tahta çıktıktan sonra da bu ıstıraplar, kabuslar devam etmiş. Etrafındaki devlet adamları ve saray halkı onu böyle her gün kıvranır görüp üzülüyorlar, birden ölüvermesinden ürküyorlarmış. Çünkü sultana bir hal olursa Osmanoğulları sülalesi sona erecek.

Başta anası Kösem Sultan, bütün saray erkanı onun bir evlat sahibi olması yani bir veliaht bırakması için türlü tedbirlere başvurdular. Sunulan boy boy, renk renk kadınlar, macunlar, ilaçlar, okumalar, üflemeler, zaten bozuk olan asabını büsbütün kırbaçlamış ve sinirlerini büsbütün çığrından çıkarmış.

Tarihçiler, onu, haksız yere, «Deli» ve «Sefih» olarak gösterirler. Çünkü Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'ndeki vesikalar meydanda. Bunlar, kendisinin el yazısıyla hasta, malul olduğu halde, devlet işleriyle yakından alakadar olduğunu gösteren belgelerdir. Bu vesikalarda, eğlence ve sefahate delalet eden tek satıra rastlamadık.

Gerçi Sultan İbrahim'in tarihe geçmiş bir sürü kadını var. Hubyar, Şekerpare, Voyvodakızı, Sabahbağı, Şekerbolu, Hümaşah, Şivekar gibi. Hele bu Şivekar, 140 kilo ağırlığında ve türlü dalavere ve rüşvetlerle, gayrimeşru, muazzam bir servet yapan kadın. Bu ve bunun gibileri zaten hasta olan İbrahim'i, her çeşit zevk ve safa yollarına sürükliyerek, çileden çıkarmışlar. Telli Haseki'nin Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nın bir odasını kürklerle tefriş etmesi gibi muvazenesizliklerine sebep olmuşlar.

«Erbain içindeyiz. Girit'i almaya gidemem» diye ayak direyen Yusuf Paşa'yı öldürtmesi, «Yolda önüme araba çıktı» diye Veziriazam Salih Paşa'yı Davut Paşa imamının evinde kuyu ipi ile boğdurtması gibi çılgınlıkları da var.

Kahya kadının odun meselesi için Divan'dan çağırttığı Kemankeş Mustafa: «Ben senin vezirinim. Beni bu kadar küçük bir iş için mi çağırttın?» dediği için, Paşa'nın başını uçurtmuştur.

Onu mahveden bu gibi halleri ile liyahatsiz sadrazamlar ve her işe burnunu sokan saray kadınlarıdır. Yoksa, devlet işleriyle yakın alakasını gösteren hattı hümayunlarına göz gezdirmek iddiamızı perçinleyecektir.

Mesela bunlarda şöyle der:

«Sen ki veziriazamsın birkaç gündür umura mütaallik cevap gelmiyor. Artık alıştık hizmete. Ümmeti Muhammed'in işin görmeye. Bir gün telhis gelmese neye cevap gelmiyor deyu tefekküre varırım şöyle bilesin.»

Bir başkasında:

«Selamdan sonra... Şöyle edesin ki ecdadı izamım zamanındaki vüzerayı pesend edesin»

Ve:

«Ne acep din ve devlet için bir maslahat gelmiyor? Yoksa hab ü rahatta mısın? Göreyim seni nice çalışursuz?»

Bin küsurluk bu arşiv evrakında kimi vezirinden hesap soran, kimi hastalığı için medet uman satırlar vardır.

Bunlar sefih ve memleketle ilgisi olmayan bir padişahın yazıları değildir. Ama buna mukabil, zamanında öyle ters, öyle münasebetsiz işler de olmuş ki, nihayet bunları hayatıyla ödemeye mecbur olmuş.

Naima'dan alıyorum:

«Geceleri bedestenleri, mahzenleri, ambarları açtılar. Kıymetli antika eşyayı sahibinin rızası olmadan, parası sonra miriden almak üzere cebren ve kahren kaldırdılar. Tüccar, bedestenli ve çarşılı bu diyardan emniyet kalktı diye açıkça şikayetlere başladılar.»

Yalnız o Şekerpare'nin marifeti kafi. Aldığı rüşvetler, rezaletler ayyuka çıkmış, Çakmakçılarbaşı'ndaki han odasında her biri ağzına kadar dolu 17 sandık inci, elmas, altın, mücevherat. İsraf almış yürümüş ve memlekette hoşnutsuzluklar alabildiğine ilerlemiş.

Ortalık zaten böylece karışmaya başlarken, bir de annesiyle arasının açılması, İbrahim'in vaziyetini daha ziyade çıkmaza sürüklemiş. Annesini evvela Topkapı Sarayı dışındaki bahçesine yollamış. Hatta Rodos'a kadar sürmeye kalkışmış. Elbette Kösem gibi bir kadın bunlara boyun eğmeyecekti. İbrahim'in başına bir şeyler gelmesi gün meselesi. Bekleniyordu.

Sultan İbrahim
(Soldaki fotoğraf: Sultan İbrahim'in hapsedildiği oda, basık tavanlı, tek pencereli, bir insanın doğru dürüst yemek bile yiyemeyeceği kadar dar ve havasız bir yerdi. Sultan burada tam 11 gün kaldı.)

Nihayet 8 Ağustos 1648 Cumartesi günü dananın kuyruğu kopuyor. Şeyhülislam Abdürrahim Efendi'den fetva çıkıyor, ayak divanı kuruluyor. Sultan İbrahimin tahttan indirilmesine ve hapsine karar veriliyor. Sultan İbrahim ile Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi arasındaki hakaretle dolu ağız kavgası tarihen mazbuttur ve dikkate değer.

İbrahim:

- «Her birinize yaptığım ihsanlar gözünüze, dizinize dursun. Bu ne iştir? Beni kaldırıp bacak kadar çocuğu padişah yapmaya kalkışıyorsunuz. Ben padişah değil miyim?» diye haykırıyor.

Karaçelebizade, aynı tonla şu cevabı veriyor:

- «Hayır! Padişah değilsin. Vaktini eğlence ile, gafletle geçirdin. Beytülmali israf ettin. Kadınların sözüne uydun. Ortalığa rüşveti yaydın. Devlet nizamını bozdun. Tahta layık değilsin.»

Bir taraftan 7 yaşındaki şehzade Dördüncü Mehmet olarak tahta çıkıyor, Sultan İbrahim de mahpesin yolunu tutuyor.

Haremde, Ocaklı Sofa'nın tam karşısına gelen merdivenden yukarı çıkıldığı zaman, basık tavanlı bir oda vardır. Bir yemek tabağı sığacak kadar bir pencere. Kapıya ebediyen açılmıyacak şekilde kilit vurulur ve annesi Kösem sultan kendi eliyle kilide kurşun akıtır.

Bu odanın duvarlarında hala İbrahim'in el yazısıyla bazı perişan kelimeler okunmaktadır.

Sultan İbrahim
(Soldaki fotoğraf: Sultan İbrahim, kilitli kaldığı süre içinde odanın duvarlarına, anlamsız şeyler yazmıştır. Yandaki yazıda, «Ak elma, kızıl elma, tabağa dizil elma...» yazmaktadır.)

Burada Sultan İbrahim'in asabı iyiden iyiye bozulmuştur ve artık gece, gündüz haykırmaktadır. Enderunda onun feryat ve figanına tahammül edemez olmuşlar. Bu hal sarayın içinde ve dışında birtakım ayaklanmalara sebebiyet vermiş. Vezirler, valide sultanla bir meşveret yapıyorlar ve İbrahim'in vücudunun kaldırılmasına karar veriyorlar.

11 gün sonra (17 Ağustos 1646 Salı günü) Şeyhülislam ile Vezir'in adamları İbrahim'in hapsedildiği odaya varıyorlar, İbrahim durmadan feryat ve figan halinde. Herkes dehşet içinde kalıyor. Korkudan herkes bir tarafa saklanıyor, Cellat Kara Ali bile kaçmaya yelteniyor. Sofu Mehmet Paşa, celladı yakaladığı gibi: 

- «Bre melun! Gör işini...» diye haykırıyor.

Kara Ali yalvarıyor:

- «Devletlim; elim, ayağım titriyor, katledin beni razıyım. Ama bu maslahatı edemiyeceğim...» diye ayak diriyorsa da, kar etmiyor.

Paşa elindeki sopa ile celladın başına, gözüne indirmeye başlıyor. Kara Ali ile yamağı Hamal Ali'yi zorla odaya sokuyorlar, İbrahim sırtında al atlastan bir entari, başında takke, çakşırının sırmalı uçkurları sarkmış, yalınayak, elinde Kuranı Kerim, Şeyhülislam, Müftü Abdürrahim Efendi'ye korkulu gözlerle bakıyordu, inler gibi şunları mırıldandı: 

- «Baka Abdürrahim, Yusuf Paşa bana senin için 'Fettan, dinsizdir. Tepele onu' demişti. Seni öldürmedim. Meğer, sen beni öldürecek imişsin! İşte Kitabullah. Beni ne hüküm ile öldürürsünüz?»

Artık Sultan İbrahim'i dinleyen yok. Cellat çarnaçar kemendi boğazına geçiriyor. İş tamam. İbrahim'i babasının yanına gömecekleri yerde, Ayasofya'da amcası Deli Mustafa'nın türbesine gömdüler.
(Yazı: Elif Naci - Hayat Dergisi - 1963)