Turgut Özatay - Yalnızlar Rıhtımı'nın yalnız adamı

Yayın Tarihi : 03 Haziran 2013
25136
Bir tesadüf neticesinde beyazperdeye geçip şöhret yapan Turgut Özatay, yalnızlıktan şikayetçi...


Büyük cadde bu saatte hep kalabalık oluyordu. Neon ışıkları yanıp sönüyor, genç erkeğin yeşil gözlerine renkli yazıları aksediyor. Yere düşer düşmez eriyen karlar rüzgârla savruluyor; açık kumral saçlarına arada sırada beyaz bir kar tanesi konuyordu, ince tabanlı, sivri burunlu, siyah renkli bir çift pabuç ıslak kaldırımlarda ağır ağır ilerliyordu.

Turgut Özatay(Soldaki fotoğraf: Turgut Özatay, Yeşilçam'ın başyapıtlarından "Kırık Çanaklar"da Lale Oraloğlu ile...)

Bu ayaklar, kırmızı topraklı atletizm pistlerinde koşmuştu. 15 yıl önce Türkiye liselerarası yüz metre şampiyonuydu. Yunanistan'a, Finlandiya'ya yarışmak için gitmişti. Bir tütün eksperinin büyük oğluydu, iki yaş küçük kardeşi geçen yıl Lejyon'da vurulup ölmüştü.

Gözlerinin önüne İzmir'de geçen çocukluk günleri geldi. Halil Bey İlkokulu... Karataş Ortaokulu... Sonra, Ankara ve Gazi Lisesi... Askerlik... Çalışmak için geldiği İstanbul... Sirkeci'de Şen İzmir Nakliyat Ambarı'na girişi... Hep birbirine benzeyen haftalar, aylar, yıllar ve o unutamadığı pazar günü...

İşte bakın tam önünden geçiyor; Şu Küçük Emek Sineması'nın adı o zamanlar Sümer Sineması'ydı. Filmin ilk yarısından sonra, gala salonunda sarı saçlı bir kadınla orta yaslı bir erkek ona bakıp bakıp bir şeyler konuşuyorlar. Yanına yaklaşıyorlar. Bakalım ne söyleyecekler:

- "Affedersiniz, sizi ecnebiye benzettik. Karımla bunu konuşuyorduk. Türk müsünüz? Hayret, hiç benzemiyorsunuz! Yanılmışız. Ben film rejisörüyüm. Aynı zamanda Şehir Tiyatrosu aktörlerinden biriyim. Adım Refik Kemal Arduman... Çevirdiğimiz filmde büyük bir rol var. Oynar mısınız?"
Böyle bir şeyi isterdi. Ama, patronundan izin alabilirse olurdu. Ertesi günü rejisörle prodüktör 15 günlük izni koparmışlardı. 15 gün sonra 25 gün olmuş, 8 senedir hala bitmemişti!

İlk filmi, iki deniz subayının hayatını anlatıyordu. "Kahraman Denizciler"de Bülent Ufuk ve Şükran Süley gibi o zamanın ünlü sinema artistleri vardı. Turgut Özatay için bir subay elbisesi yaptırılmıştı. Giyinip ortaya çıkınca "Çok yakıştı" dediler. Film bitip de seyrettikleri zaman Memduh Ün'den teklif almıştı. "Yaban Kız"da Nilgün Esen'le oynadı. Sonra filmler birbirini kovaladı: "Bir Avuç Toprak", "İntikam Alevi", "Ateş Rıza", "Ateşten Damla", "Ayşecik", "Suçlu", "Yangın Var", "Kırık Çanaklar ' ve "Yalnızlar Rıhtımı"...

Bir filmde tulumbacı reisi rolünü yapıyordu. Tabakadan çıkarılan tütünle sarılan sigarayı iyice öğrenmek için tam bir hafta Tophane kahvelerine gitmişti. Sekiz yılda 45 filmde oynamıştı.
Turgut Özatay"Yalnızlar Rıhtımı"nı da bir türlü unutamıyordu. Film bitmişti; ama yalnızlığı bitmemişti. 35 yaşındaydı ve bekardı. Bazen karşısındaki boş koltuğa "yalnızlık" oturuyor, bacak bacak üzerine atıp, piposunu yakıyor; acı konuşmaya başlıyordu:

(Soldaki fotoğraf: Turgut Özatay, bir filmde Leyla Sayar ve Hulusi Kentmen ile...)

- "35 yaşına geldin, hala tüten bir ocağın; seni aydınlık, sıcak yuvasında güleryüzle bekleyen bir kadının yok. Hele sarı saçlı kız çocuklarını gördüğün zaman için nasıl burkuluyor? Hani, Bilezikçi Çiftliği'nde film çevirirken sevdiğin kız çocuğu... Bütün arkadaşların evlendi. Hepsinin oğlu var, kızı var; senin neyin var? Akşamları bu bekar odasının mezar sessizliğinden kaçıyor; kendini müzikli lokallere atıyorsun. Ama gece yarısı evine, buraya, bana dönmekten başka çaren var mı? Hastalansan başucunda bir yudum su verecek insan yok. Bu böyle sürmez, ne yap yap evlen!"

Yakasını kaldırdı, üşüyordu. Tünel'e yaklaşmıştı. Sol taraftaki ışıklı kapıya baktı. Her akşamki afişler, fotoğraflar... Genç kapıcı onu görünce sevindi:

- "Hoş geldin, Turgut ağabey... Ne hava değil mi? Kış geri geldi."

İç kapı açıldığı zaman sıcak bir hava ile bol ışık yüzüne çarptı. Hemen girdi. Her zamanki yerine oturdu. Garson yanına geldi: "Dün akşam görünmediniz Turgut Bey" dedi, "Sabaha kadar mı çalıştınız? Bu akşam taze karides, kılıç balığı, kuzu başı, iyi pilaki var. Evet, kızarmış ekmek, yeşil zeytin, patates kızartması, salata, tereyağı... Buz da olsun, başüstüne!"

Beş kişilik orkestra "Cezayirde Bir İspanyol Kızı" operasının uvertürünü çalıyordu... Cezayir... İki yaş küçük kardeşi, 32 yaşında orada ölmüştü... Sigara dumanları arkasından onun sarı saçlarını, ince bıyıklarını görüyor.

Mezelerin biri gidiyor öteki geliyor; orkestra "Tuna Dalgaları"ına geçiyor. Biraz sonra orkestra durdu, alaturkacılar ellerinde kanun, cümbüş, darbuka, kemanla yerlerini aldı. Sarı saçlı bir okuyucu, pırıl pırıl yanıp gözalan dekolte elbisesiyle göründü. Alkışlar yükseldi. Mikrofonu alıp arkasına "Hazır mısınız?" gibilerden bir baktı; müşterilere dönüp okuyacağı sarkıları bir bir saydı. Bir ara genç adama dönüp, "Son olarak da, film yıldızımız Turgut Özatay'ın istediği "Rüzgar kırdı dalımı, ellerin günahı ne?" şarkısını okuyacağım" dedi... Turgut ÖzatayGenç, taze, tatlı ses salonda akisler yaparken kadehin içinden yalnızlık gene göz kırptı:

(Sağdaki fotoğraf: Turgut Özatay ile Muzaffer Nebioğlu, bir film karesinde...)

- "Bak ne güzel sesi var. Kendi de güzel kız değil mi? Annesiyle geliyor; gayet ciddi... Namusuyla çalışıyor. Sarı saçları buğday tarlalarında dalgalanan başaklar gibi... Sen sinema artistisin, o da sahne artisti... Nasıl? Giydiğini yakıştırmış, konuşması kibar... Hanım hanımcık bir kadın işte. İstediğin, özlediğin çocukların annesi, olsa olsa bu kız olur... Ne dersin?"
Dalmış gitmişti. Alkışlarla kendine geldi. Şarkılar bitmiş, okuyucu kız mantosunu giymiş gidiyordu. Kalkmak, arkasından koşmak istedi. "Yarın akşam gene gelecek" diye düşündü, vazgeçti. Türkçe tangolar söyleyen şantör çıkmıştı. Arkasından skeçler, iki kız kardeşin dansları. Gece yarısına doğru hesabı verip kalktı. Karşı duraktaki şoför tanımıştı; hemen arabayı önüne çekti. Ona:
- "Bu akşam biraz yürüyeceğim" dedi. Elleri cebinde kaldırımları adımlamaya başladı. Sinema dünyasını düşünüyordu. Kendi filmini halkın içinde seyredemeyecek kadar utangaçtı... Galalara giderdi; ama film başlayana kadar otururdu. Jenerik yazıları göründü mü kaçardı.

Yarın film çalışması vardı. Kenan Pars'la oynayacaklardı. Akşam Sabina'nın annesiyle konuşmuştu. Onunla bir filim daha yapacaktı. 1961'i altı filmle kapamıştı; bu yıl en az on filmde görünecekti. Ama, insanoğlu durmadan istiyordu. Parası olunca, eşi olsun, eşi olunca sevsin, aşık olsun, çocuktaları olsun, dünyayı gezsin, eğlensin...

Sabah erkenden işine gitmesi lazımdı. On binlerce seyircinin karşısına çıkacaktı. Yollardaki kalabalık kaybolmuş, kar yağmura çevirmişti. Şarkılar, sıcak ışıklı salonlar arkada kalmıştı. Aya Triada Kilisesi'ne bakan sokağa saptı. Evi buradaydı. Cebinden anahtarını çıkardı. Dış kapının ziline birkaç kere dokundu. Kapıcı uykulu gözlerle açtı. Yukarı çıkarken, merdivenin ışığı sönmüştü, tekrar düğmeye bastı. Kapısını açtı. Baş ucunda yarım kalmış romanı aldı, yatağına girdi, işaretli sayfayı buldu. Okumaya başladı. "Ne güzel film olur bu" diye düşündü. Yarım saat sonra elinden kitap düştü. Artık uyuyordu...

(24 Mart 1962)