Yeşilçam'da çığır açan bir yönetmen: Metin Erksan

Yayın Tarihi : 10 Ağustos 2012
8838
Metin Erksan 1963 yılında yaptığı Acı Hayat filminde, sinema tekniği ve oyuncu yönetiminde, o güne kadar kimsenin yapamadığı bir idare göstermişti.


Geçen hafta Türk sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Metin Erksan'ı kaybettik. Büyük yönetmen anısına, Susuz Yaz'ın Berlin'de Altın Ayı'yı kazanmasından hemen sonra, kendisi hakkında Ses Dergisi'nde yayımlanan değerlendirmeyi sunuyoruz...

**********

Metin Erksan'ın sinema serüveni İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde okuduğu 1947 yılırda başlar. O tarihlerde Dünya Gazetesi'ne «Kamera» başlığıyla film tenkidleri yazıyordu, ilk senaryolarını meydana getirdiği 1950 yılında Atlas Film için Yusuf Ziya Ortaç'ın «Binnaz»ını senaryo haline getirmiş, fakat bu konu ancak 10 yıl sonra filme alınırken rejisörlüğünü bir başkası yapmıştı.

Erksan'ın ilk filmi Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun derlediği «Aşık Veysel»in hayatı oldu. «Karanlık Dünya» adını taşıyan ve 1952'de çekimi tamamlanan filmin gösterilmesi sansür tarafından yasaklandı. Ama, sessiz sedasız bir netice yerine, çeşitli çevrelerde etkiler yaratan «Karanlık Dünya» her şeye rağmen, 22 yaşındaki genç bir sinemacı Erksan için ümit kapılarının açılması demek olmuştu.

(Üstteki fotoğraf: Metin Erksan, ilk filmi "Karanlık Dünya"da Ayfer Feray ile Aclan Sayılgan'a rol vermişti.)

1954'te Atlas Film firması Peyami Safa'nın «Cingöz Recai»sini perdeye aktarmak vazifesini ona verdi. Ertesi yıl, Halide Edip Adıvar'ın «Yolpalas Cinayeti»ni meydana getirdi. Daha sonra Güzide Sabri'nin romanı «Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi»ni filme almak istedi. Ancak askerlik gelip çatmıştı. Ordu Film Merkezi'nde çevirdiği «Dünya Havacıları Türkiye'de» adlı bir dokümanter, onun meslek hayatındaki ilk dönemin son ürünü olmuştur...

Metin Erksan'ı Türk film piyasasında ilk defa söz sahibi eden film 1958'de meydana getirdiği «Dokuz Dağın Efesi» oldu. Bu film Çakıcı Mehmet Efe'nin maceralarını anlatıyordu. Senaryo ve mizansen olarak Elia Kazan'ın ünlü «Viva Zapata»sını tekrarlamasına rağmen, sinema tekniği yönünden bir hayli başarılı bulundu. Henüz, kişiliğine kavuşamamış bir rejisör için yabancı sinemadan etkilenmek, tekrarlara düşmek, o günlerde tabiî karşılanabilirdi. Fakat 1959 sonlarında yaptığı «Hicran Yarası» ve 1960'ta çevirdiği «Şoför Nebahat» - arada çektiği «Nehir ve Uygarlık» adlı dokümanter bir yana bırakılacak olursa - Erksan'a bağlananların ümidini parçalamıştı. Ancak, aynı yıl meydana getirdiği «Gecelerin Ötesi» o zamana kadar yaptıklarının içinde biraz daha bizden olan bir konudan, bir gazete haberinden çıkmıştı.

(Soldaki fotoğraf: Ekrem Bora ile Ayhan Işık, Acı Hayat'ın bir sahnesinde...)

1962'ye kadar çevirdiği «Mahalle Arkadaşları» ve «Oy Farfara Farfara» bu endişenin sonunda meydana çıktı. Erksan'a Türk sinemasında gerçek yerini kazandıran, bu filmlerden sonra Fakir Baykurt'un romanından perdeye aktardığı «Yılanların Öcü» olmuştur. Köy hayatında gerçekleri bulup çıkarmak yönünden sinemamıza en ilgi çekici örneği veren genç rejisörün bu başarısı, onun meslek hayatında bir dönüm noktası teşkil eder.

Daha sonra yaptıkları, O'Henry'nin hikayesinden meydana gelen «Çocuk Hırsızları» ve «Sahte Nikah» gene iyi bir film imkânı bulana kadar geçirilen zamanın ürünleriydi.

Nihayet, 1963 yılı içinde Erksan, o güne kadar yaptıklarının çok daha ötesine geçerek, bu defa da İtalyan neo-realizminin etkisinde «Acı Hayat»ı yaptı. «Acı Hayat» belki konu ve senaryo yönünden pek ilgi çekici sayılamazdı. Ama sinema tekniği ve oyuncu yönetiminde Erksan kimsenin yapamadığı bir idare gösteriyor, bu alandaki kudretini de ortaya koyuyordu.

(Üstteki fotoğraf: Yılanlar'ın Öcü'nde Fikret Hakan ve Nurhan Nur...)

Artık çok daha iddialı, sinema çevrelerinin olduğu kadar, ülkemiz dışındaki insanların da ilgisini çekecek bir film yapmanın zamanı gelmişti. Rejisör yeniden köye çıkmak, seyirciye «Yılanların Öcü»nde verdiği gerçek problemlerin bir yenisini ele almak arzusuyla yanıyordu.

Böylece, Necati Cumalı'nın yaşanmış hikâyesinden hazırlanan senaryo ile «Susuz Yaz» ortaya çıktı. Gayesi susuzluğu ve buna paralel olarak da üç kişi arasındaki kişisel çatışmaları bir cinsi heyecan atmosferi içinde göstermekti.

Erksan'ın «Acı Hayat»ın arkasından daha üstün bir başarı sağlayacağı, ele aldığı problemlerin derinlerine sokulacağı beklenirdi. Ama, filmi bilhassa yücelten Erol Taş-Hülya Koçyiğit ikilisinin oyunları ve rejisörün birkaç sahnede yarattığı taşkın mizansenler oldu.

Neticede «Susuz Yaz», filmin prodüktörü Ulvi Doğan'ın iyi niyetli gayretiyle Berlin Film Festivali'ne katıldı ve beklenmedik bir şekilde birinciliği kazanıverdi.

(Soldaki fotoğraf: Türk sinemasına ilk büyük ödülü getiren Susuz Yaz filminden bir sahne...)

Şimdi, birçokları gibi biz de Metin Erksan'ın yeni eseri «Suçlular Aramızda»nın gösterilmesini bekliyoruz...

(25 Temmuz 1964)