Sinemadaki ilk günleri (5) Yılmaz Güney

Yayın Tarihi : 07 Ocak 2016
4323
Yılmaz Güney için Yeşilçam'ın büyük prodüktörleri, "Bu adamdan olsa olsa boyacı, kömürcü çırağı, kapıcı, odacı olur" diyorlardı.

 

«Sinemadaki İlk Günleri» yazı dizimizin beşinci ismi Yılmaz Güney... Oyuncu ve rejisör olarak kendini Türk sinemasına kabul ettiren Çirkin Kral Yılmaz Güney... «Seyyit Han» gibi, «Umut» gibi Avrupa çapında filmlere imzasını atan Yılmaz Güney...

Yılmaz Güney, 1959 yılında sinemaya yeni adım atmış bir genç... Yanındaki ise oyuncu Oya Tarı...Yeşilçam'a bundan 13 yıl önce gelmişti. Ama geldiğine, geleceğine de bin pişman olmuştu. Ünlü sinema adamlarının onun hakkındaki fikirleri şöyleydi: «Bu adamdan olsa olsa, kapıcı olur, kömürcü çırağı olur, odacı olur!»

Adana'nın Yenice Köyü'nden 1931 doğumlu Yılmaz Pütün... İstanbul'un Yeşilçam'ından Yılmaz Güney... Çirkin Kral... «Seyyit Han»ın, «Bir Çirkin Adam»ın, «Umut»un yaratıcısı... Yarım asırlık geçmişi bulunan Türk sinemasının büyük isimlerinden birisi... Oyuncu olarak, senarist olarak, yönetmen olarak...

1952 yılından 1971 yılına kadar uzanan 19 yıllık uzun bir 'köprü' ve bu köprünün üzerinde yaşama savaşı veren Yılmaz Güney...

- «Sinemadaki ilk günlerinizi anlatır mısınız?» dediğimiz zaman gittikçe genişleyen bir gülüş kaplıyor yüzünü. Sonra sıkıntılı sıkıntılı düşünmeye başlıyor. Önce neden gülüyor, sonra neden düşünüyor, anlamak mümkün değil. Hoş, Yeşilçam'ın «Çirkin Kral»ını anlamak kolay değildir ya zaten... Bazen tayfun gibi sert eser. Bazen meltem kadar yumuşak olur!

- «Aradan 19 yıl geçmesine rağmen ben hala sinemadaki ilk günlerini yaşayan bir adamım» diye anlatmaya başlıyor Yılmaz Güney. «Heyecanımda, inadımda değişen bir şey yok. İlk günlerdeki gibi sinemanın cellatlarıyla uğraşıyorum.»

Yılmaz Güney ilk filmi Bu Vatanın Çocukları'nda Nurhan Nur ile... Kucağında kuzu tutan küçük kız ise sonrasının çok ünlü dansözü Nesrin Topkapı.Bu sözlerden o ilk günlerin kızgınlığını, hıncını, acısını, ıstırabını sezmemek mümkün mü? Değil tabii... Nitekim az sonra Yılmaz Güney, o günleri, tıpkı bir şiir yazar gibi, şu cümlelerle, biraz daha açık olarak gözler önüne seriyor:

— «Acıların her gün kanayan bir çiçek gibi açtığı ilk günlerden bu yana uzun ve yorucu yıllar geçti. Başarılarla, başarısızlıklarla, sevinçlerle, heyecanlarla, öfkelerle, inatlarla yüklü uzun yıllar. O günleri, o yılları düşündüğüm zaman bana hayatı yasaklayan, haram eden insanları, sinemanın cellatlarını hatırlarım hep.»

Önünde duran bardağa uzanıyor. Yarı yarıya viski dolu olan bardağa... Gözleri çakmak çakmak. Pencereden dışarı bakıyor. Tam karşıya, Türkan Şoray'ın evine doğru...

- «1952 yılında Adana'da Kemal Film Bürosu'nda pursantaj memuru olarak çalışıyordum. Bizim büronun filmi sinemada oynarken, içeriye biletsiz adam girmesin diye kapıda beklerdim. Üç dört yıl çalıştım böylece. 20, 30 kiloluk film kutularını sırtımda taşıdım çoğu zaman. Aldığım para ile ancak karnım doyuyordu. Yarı aç, yarı tok yaşıyordum o günlerde. Yazmaya çizmeye merakım vardı. Kendi kendime bir şeyler karalıyordum. Üç-dört gün sonra okuduğum zaman beğenmiyor yırtıyordum.»

Yılmaz Güney'in ikinci filmi Alageyik'in afişi...- «Bu pursantaj memurluğum sırasında sinemaya merak sarmaya başladım. Devamlı olarak halkın ne tip hareketlerden hoşlandığını tetkik ediyordum. Bir filmin neresinde alkışlandığını, seyircinin filmin neresinde ağladığını, neresinde büyük heyecan duyup jöne tezahürat yaptığını uzun uzun not alıyordum. Tek gayem iyi bir yönetmen olmaktı. Oyuncu olmak aklımın köşesinden bile geçmezdi o zamanlar. Niye mi? Hiç sevmiyordum aktörlüğü...»

- «İşte o günlerde - ki yıl 1958'di - İstanbul'a geldiğim zaman ilk ustam Atıf Yılmaz'la tanıştım. Mert, samimi, namuslu, iyi niyetli bir insandı Atıf Yılmaz. Bana çok iyi davrandı, anlayış gösterdi, elinden gelen yardımı esirgemedi. 'Bu Vatanın Çocukları'nda başrolde oynattı beni. Arkasından 'Alageyik'te bir şans daha tanıdı. Fakat Yeşilçam'ın cellatları karşımdaydılar hep. 'Bu adamdan olsa olsa boyacı, kömürcü çırağı, kapıcı, odacı olur' diyorlardı.»

- «Şimdi düşünüyorum da, onlara kızamıyorum bile. Nasıl kızayım, zavallı insanlar onlar. Hele bunlar içinde Osman Seden'i unutmam hiç. O günlerde benim için demiş ki, 'Benim büromda 60 lira haftalıkla çalışan adama ben değil başrol oynatmak, 60 bin lira vermek. 60 kuruşu bile çok görürüm!' İşte bu Osman Seden ki yıllar sonra Adana'ya nasıl geldiğini, karşımda nasıl durduğunu, ne şekilde konuştuğunu anlatmayacağım. Benim insanlara her zaman hürmetim vardır. Kimseyi kırmak istemem.»

- «Üçüncü filmim Tütün Zamanı'na başladığım zaman ümitsizlikler içindeydim. Kendimi Yeşilçam'a kabul ettirememiştim henüz. Arkamdan müstehzi gülüşler oluyordu, ama bunun böyle olmasında benim suçum yoktu. Hikayeler, senaryolar tutarsızdı. Tütün Zamanı'nın iş yapmayacağını söylediğim zaman rejisör Süreyya Duru gülmüş, 'Yapar yapar, merak etme' demişti. Ve film beklenen işi yapmadı, bütün suç da benim üzerime yıkıldı. Her şeyi benim mahvettiğim iddia edildi. Hatta bazıları kıs kıs güldüler. Süreyya Duru'ya 'Biz size demedik mi, bu adamdan artist olmaz. Oynatmakta hata ettiniz' dediler... Fakat aynı filmi, ben şöhret olduktan sonra ikinci defa piyasaya çıkardıkları zaman ilk vizyonun parasından iki misli fazlasını topladılar. Ve bana yaltaklanmaya başladılar.»

Yılmaz Güney'in Yeşilçam'a kendisini kabul ettirdiği filmlerden biri: Seyyit Han.- «Derken bir kazaya uğradım. Yazdığım bir hikayeden dolayı hapse düştüm. Sonra da sürgün. Yeşilçam haram olmuştu bana sanki. Ama ben her şeye rağmen 'Yaşasın hayat... Yasasın insanlar...' deyip kötümserlikle karışık bir iyimserlik içinde mücadelemi sürdürmeye çalışıyordum. O günlerden aklımda kalanlar, hiçbirisini unutmadığım anılar şunlar: Bursa Sokağı'nda her gün yüzlerce defa selamlaştığım ıslak parke taşları, ahşap evimizin sıvaları dökük duvarları, borçlu olduğum küçük meyhaneler, paketi bozup taneyle sigara satan garsonlar, uyuyabilmek için gazete yakıp ısındığım uzun kış geceleri, Beyoğlu'nun ara sokaklarının kötü kadınları... Hey gidi günler hey! Hepinize selam. Hiçbirinizi unutmadım. Ölünceye kadar da unutmayacağım.»

Yılmaz Güney'in en önemli filmlerinden biri: Umut.- «Sıkıntılar içinde Balık Pazarı'nın ara sokaklarında ucuz şaraplar içtiğim o ilk günlerde çok başrol teklifleri aldım. Fakat hiçbirini gözüm tutmadı o senaryoların. Çok iyi biliyordum ki, film iş yapmayacak ve okkanın altına yine ben gidecektim. Zaten kalbimde de yönetmenlik denen aslan yatıyordu. Bu yüzden o günlerde bana çok parlak gelen (!) 500, 600 liralık teklifleri reddedip Atıf Yılmaz'a asistanlık yapmak için ta Maraş'ın Çığşar Dağları'na gittim. «Karacaoğlan'ın Kara Sevdası»nı çekiyorduk. Bir ay sonra istanbul'a döndüğümüz zaman son bir ümitle, bugün kendisini 'En büyük rejisör' olarak ilan eden bir yönetmenden iş istedim. Yüzüme karşı 'Olmaz' demedi ama bal gibi atlattı beni. Arkamdan da alaylı bir, iki cümle duydum sonra.»

- «'İkisi de Cesurdu', 'Koçero' falan derken bugünkü Yılmaz Güney'im artık. 'Çirkin Kral' diyorlar, 'Taçsız Kral', diyorlar, diyorlar da diyorlar işte. Hepsine gülüyorum bu sözlerin. Kahkahalarla... Çünkü çok iyi biliyorum ki, insanın parası ve şöhreti varsa, etrafında da çok insan oluyor, insana çok cafcaflı unvanlar veriliyor, lakaplar takılıyor. Ama az önce de söyledim ya, ben insanları çok severim.»

Yılmaz Güney, Ağıt filminde Sermin Hürmeriç ile...Şakaklarından terler süzülüyor Yılmaz Güney'in. Belli ki o günleri, ilk günleri anlatmak rahatsız ediyor Çirkin Kral'ı. Huzursuzluk veriyor. «Yeter mi ağam bu kadar konuşmak?» diye bize soruyor. 

- «Günlerce konuşulur bu konu istense. Ama keselim burada artık. Gelecekten konuşalım. Yarının güzel günleri bizi bekliyor.»

«Son olarak başka bir şeyler söylemeyecek misiniz?» diye soruyoruz Çirkin Kral'a. O da son sözlerini selamlarla bitiriyor:

- «Selam size beni kömürcü çıraklığına bile layık görmeyen büyük prodüktörler... Beni bir günlük rolde bile oynatmayan, benden büyük oyuncu olmayacağına inanan büyük yönetmenlerimiz, selam size... Selam size büyük sinemacılar... İlk ustam Atıf Yılmaz hürmet sana... Akad usta hürmet sana... Ve yarının genç oyuncuları genç yönetmenleri, kavganıza selam...»

(Yazı: Cahit Poyraz - Ses Dergisi - 30 Ocak 1971)